|
|
Ulu Önder Atatürk'ün ebediyete
intikalinin 68. yılı nedeniyle Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek
Kurumunca düzenlenen anma toplantısında, ''Atatürk'ün Kavramalara
Yaklaşımı'' konulu bir oturumda Konuşmacı N. Gözaydın
 |
Prof. Dr. Nevzat Gözaydın ile Söyleşi

Ayda KONUKOĞLU
- Sayın Gözaydın
bize kendinizden söz eder misiniz?
Ankara’da 1938 yılında
doğmuşum. Babam MSB Emekli Şubesinde bir sivil memur ve annem ev hanımı. Beş
kardeşten ortadakiyim; bir erkek bir kız benden büyük ve küçük... İlkokulu
Denizciler Caddesi ile Anafartalar Caddesi arasında kalan İstiklâl
mahallesindeki büyük ve eski bir konağın selâmlık bölümünde erkek çocuklarla
birlikte İstiklâl İlkokulunda 4. sınıfa kadar okudum. Kız çocukları konağın
harem bölümünde, Albayrak İlkokulunda okurlardı. O güzelim koca konak yok
artık! Son yılı sınıf yokluğundan kale yolundaki Ulus İlkokulunda
bitirdikten sonra Sıhhiye’deki Atatürk Lisesinin orta kısmına yazıldım ve
liseyi de orada tamamladım. Çok sıkı disiplinli, fevkâlade değerli ve
bilgili öğretmenlerim oldu. Türkçe ve edebiyat derslerine gelen
öğretmenlerim arasında Cahit Okurer, Şükrü Elçin, Şeref Tarlan, Hicran
Aktürk ve Fevziye Abdullah Tansel’in de etkileriyle kendime bu dalı yol
olarak seçtim. O zamanlar YÖK ve ÖSYM olmadığından serbestçe dilediğim dal
olan Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü (DTCF’de) seçip giriş kartımı aldım ve
kürsü başkanı Prof. Kenan Akyüz’e bu öğretmenlerimin adlarını sayınca ancak
kartımı onaylatıp imzalatabildim. 1958’in Ekim ayında derslere
başladığımızda birinci sınıfta 17 kişiydik (5 askerî, 3 erkek, 9 kız
öğrenci). Burada Necmettin Halil Onan (sadece 2 ay), Seyid Yüksel,
Ali
Gündüz Akıncı, Hasibe Mazıoğlu, Zeynep Korkmaz, Saadet Çağatay, Vecihe
Hatipoğlu, Ahmet Temir, Hasan Eren hocalarımızdı. Genel Türk Tarihi dalında
Şinasi Altındağ, M. Altay Köymen, Farsçada Walther Björkman, Meliha
Anbarcıoğlu, Arapçada Şevkiye İnalcık’tan dersler aldım. Yeni açılan Tiyatro
bölümünde İrfan Şahinbaş, Bedretttin Tuncel, Cüneyt Gökçer’in derslerini
izledim. İngilizcemi Hamit Dereli ve A. Edip Uysal ile geliştirdim. Sözün
kısası her şeyiyle mükemmel bir kadro sayesinde DTCF’de yoğruldum.
- Doktoranızı
Almanya’da yaptığınızı biliyorum. Oraya nasıl gittiniz?
Lisedeki mayam, çok iyi
ve kaliteli öğretmenlerin sayesinde, sağlamdı ve DTCF’de hiç sıkıntı
çekmedim. Fakülte bitince 8 ay Alanya Lisesinde öğretmen olarak görev
yaptıktan sonra MEB’in doktora öğrenimi için, 1416 sayılı kanuna göre yurt
dışına gönderdiği ilk öğrencilerdenim. Alanım folklor idi ve İngiltere’ye
gidecektim. Ancak Almanların bu konuda daha iyi olmasından ve o zamanki
kanuna göre ileride ikinci bir dil sınavından geçmemiz gerektiğinden,
yolumu Almanya’ya çevirdim. 12 Şubat 1964 günü Münih’te birinci kuşak
işçilerimizle trenden indiğimde bando-mızıka ile karşılandık. Onları
otobüsler alıp gittiğinde yapayalnız ve tek kelime Almanca bilmeden ortada
kaldım. Bonn’daki öğrenci müfettişliğine uğramam, gideceğim dil okulunu
öğrenmem gerekiyordu. Gece yolculuğu yapıp Bonn’a vardım. Mart başında
Brilon/Westf. kasabasındaki Goethe Institut ilk dil okulumdu. Sonra
Lüneburg’da da bir ay okudum. Orada birçok Orientalist ve Türkolog ile
yazıştım, sonunda Mainz’a İstanbul’dan yeni gelmiş olan Prof. Dr. Johannes
Benzing’in yönetiminde J. Gutenberg Üniversitesi Orientalistik ve Türkoloji
bölümünde derslere başladım. Helmuth Scheel, Heribert Horst, Hanna Erdmann
bu bölümde, Lutz Röhrich, Günter Wielgelmann, Bischoff, Herbert Schwedt
Alman folkloru kürsüsünde, E. Haberland, E. W. Müller, Sulzmann ve Nowotny
Etnoloji kürsüsünde benim yetişmeme yardımcı oldular.
- Ne zaman
Türkiye’ye döndünüz temelli olarak?
1969-1972 arasındaki
mecburî vatan görevimi önce 6 ay Polatlı’da sonra Gen. Kur. Bşk. Lojistik
Plân Dairesinde Almanca mütercimi olarak bitirip yine Mainz’a döndüm. Evliya
Çelebi Seyahatnamesi üzerinde hazırladığım doktora tezimi ve son sözlü
sınavlarımı başarıyla verip Kasım 1974’te Ankara’ya kesin dönüş yaptım. Eski
yuvam DTCF’de folklor kadrosu olmadığından kadrolar gelene kadar kendime iş
bulmam tavsiye edildi. Ankara İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisine bağlı
Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Y.O. Müdürü Doç. Cevdet Perin ile görüşüp
orada “Folklor ve Halk Edebiyatı” dalında “Dr. Asis.” olarak Aralık 1974’te
göreve başladım. Bir süre sonra Türk Dili, Türk Edebiyatı, Kompozisyon,
Dünya Edebiyatı, Folklor ve İletişim konularındaki derslere öğretim
görevlisi olarak girdim. Bir ara 1980-1981’de Almanya’da Türk öğrencileri
arasında araştırmalar yaptım. Doçentlik sınavını başardıktan sonra ve
DTCF’de nihayet kadro ilân edilince 1987’de yuvama dönebildim. Şimdi burada
göreliyim. 1976-1980 arasında Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümüne ayda bir kez gidip bir hafta boyu kalarak Folklor
ve Halk Edebiyatı derslerini düzenli olarak verdim. 1979’da bir yıl
Eskişehir Anadolu Üniversitesinde aynı dersi verdim. 1985/86 döneminde
Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde de bir yıl
öğrencilerim oldu.
- Çok geniş bir
yelpazedeki öğrenci topluluğuna ders vermişsiniz. Bunun yararı oldu mu?
Görüyorsunuz ya, bilim
eri olma yolunda geçen yıllar pek de kolay geçmemiş, Almanya’da yeterli
olmayan öğrenci aylığı yüzünden her yaz bir iş bulup çalıştım, para
biriktirdim kitap ve diğer masraflar için... Marangozluk, dülgerlik,
garsonluk, yeminli tercümanlık bu işlerden bazıları... Böylece insanları ve
hayatı daha iyi tanıdım, ki bir halk bilimcinin böyle bir donanıma mutlak
ihtiyacı var. Alandaki derleme ve araştırmalarımda bu deneyimlerimin çok
yararını gördüm. İnsanlarla çok çabuk iletişim kurabiliyorum, onların
kullandığı dille kendilerine yaklaştığım için... Bu öğretimi ve eğitimi
veren bütün hocalarımı saygı ve minnetle anmak isterim.
-Dile, kültüre,
iletişime nasıl bakıyorsunuz?
Dil iletişimin, ilişki
kurmanın temeli olduğuna göre, çok iyi bilinmelidir. Bütün kıvraklığı,
farklı anlamları, bunların kullanım yerleri ve zamanları tam olarak
değerlendirilmezse, arada oluşması düşünülen bağ güçlü olmaz. O zaman -ki
buna yanlış anlaşılma da diyebilirim- ters düşmeler, aykırı tutum ve
davranışlar, kırgınlıklar, bölünmeler, parçalanmalar ortaya çıkar. Ana
dilimiz, Türkçemiz ifade gücüyle, bu ifadeyi kolayca belirleyecek kök ve
ekleriyle oluşturduğu kelime dünyasıyla gerçekten verimli ve zengin bir
dil... Usta kalemlerin romanları, yazıları bunu zaten çoktan kanıtlamış
bile... Bizlere ve gençlere düşen görev, bu değerli verilere sık sık
başvurmak, bol bol okumak... Böyle yaparsak kendi dil zevkimizin geliştiğini
görecek, kelime hazinemizin giderek zenginleştiğinin farkına varacağız. Ama
televole-magazin dilinin kısır döngüsüne bel bağlayan gençlerin biraz da
geleceklerini düşünmeleri gerekmez mi? Dil ve kültür birikimi, bu birikimin
doğru, iyi ve güzel kullanılması onları her zaman ve her yerde başarılı
kılacaktır, diyebilirim. Bu birikim için de günlük yaşamamaları, eski
dediklerini yeni ile bağlayabilmeleri, sebep-sonuç ilişkisini göz
önünde tutup biraz şüpheci olmaları, araştırmaları, bu yolda çaba
harcamaları, onları çok daha güzel günlere kavuşturacaktır sanıyorum.
- Uzun yıllardan
beri dergimizde de görevlisiniz. Türk Dili için neler söylemek istersiniz?
Dergimize gelen
yazıların bilimsel olanlarının dışındakiler ne yazık ki çok kaliteli
değil... Yazılı kültüre pek önem vermediğimizden, sözü yazıya dökmekten
kaçındığımızdan, bol bol test çözerek eğitildiğimizden Türkçeyi kullanmakta
zorluk çeken genç kuşaklardan gelen yazı ve şiirler, dergi yazı kurulunda
hayal kırıklığı yaşatıyor. Gönderilenler arasından nispeten daha iyiceymiş
gibi görünenleri seçmek bir hayli zor. Bunları ayırıp bir sonraki ay tekrar
tekrar okuyoruz, dergimizde basılabilir mi sorusuna cevap arayarak... Hani
nerede, yüzlerce olmasa bile, onlarca hikâyecimiz, romancımız, şairimiz,
eleştirmenimiz, yorumcumuz?... Askerlikteki gibi sağdan say aynı, soldan say
aynı sayı çıkıyor karşımıza... Kitap, gazete, dergi okuma alışkanlığını
çocuklarımıza, gençlerimize kazandırmadığımız sürece, testlerden de başımızı
kaldıramadığımız takdirde, önümüze gelen yemek bu sonuçta... Çürük, bozuk,
kokuşmuş sebzeden, yanmış yağla nasıl nefis ve lezzetli bir yemek
pişirilemezse, okumayı beceremeyen bir toplumda yazarak güzel şeyler ortaya
çıkaran bir kadronun size kaliteli yazılar, şiirler göndermesini de
bekleyemezsiniz. Haa, bu kaliteyi sağlamak nasıl olur derseniz, tek cevabım
şu: Kaliteli öğretmenler sayesinde olur bu!... Geçim derdine düşmüş veya
öğrencisine özel ders verip geçiren yahut onlardan pahalı hediyeler bekleyip
alan öğretmenlerden kalite bekleyemezsiniz. Acı ama gerçek...
-Günümüzdekileri
sizi yetiştiren öğretmenlerle mi karşılaştırarak bu düşünceye vardınız?
Değerini bütün
Türkiye’ye kabul ettirmiş lise yıllarımdaki edebiyat öğretmenlerimin
destekleriyle dil ve edebiyat konularına kendimi yakın hissettiğim için, hiç
duraksamadan ve sınavsız kaydolma fırsatı varken, diğer fakültelere
başvurmadım. Benim idealim gençlik yıllarının heyecanıyla ya pilot olmak, ya
da edebiyat profesörlüğüne yükselmekti. Bunu daha lise birinci sınıfta
doldurduğum bir anket defterindeki “ileride ne olmayı hayal ediyorsunuz?”
sorusuna cevap olarak yazdığımı biliyorum, çünkü bu defter şu anda elimde,
bir sınıf anısı olarak saklamışım...
-Türkçeye olan
ilginiz mi bilimsel çalışmalarınıza yön verdi? Bilim dünyası biraz farklı
yapıda değil mi?
Almanya’da doktoramı
yaparken Türk dilinin ne kadar zengin ve yaygın olduğunun bilincine daha iyi
varmıştım. Orada Türk lehçeleriyle ilgili dil ve folklor metinleri üzerinde
her dönem Prof. Dr. Benzing ile durmuştuk. Araştırılacak konu ve soruları
hemen her derste hocam not ettirir, Türkiye’ye dönünce bunlarla uğraşmamı
isterdi. O notlarımı hâlâ saklıyorum. Ama bir ömür yetmiyor bu kadar soruya
cevap bulmaya, konuları araştırmaya... Bunun için daha çok ortak çalışmalara
yönelmek istedim. Türk Dil Kurumu bünyesinde görev verildiğinde hiç
yüksünmeden bu tür çalışma gruplarında diğer meslektaşlarımla birlikte
olmaktan büyük zevk aldım. Yine eski hocalarımla oldum, onlardan yeni şeyler
öğrendim. Genç arkadaşlara meslekî birikimimden -isterlerse- bazı şeyleri
aktarmaktan, onlarla tartışmaktan mutluluk duydum. Türkçe Sözlük ile
Okul Sözlüğü ve diğer katkı yaptığım çalışmalarda, Türk Dili
dergisinde, Kütüphane Komisyonunda, İmlâ Kılavuzu toplantılarında,
Yabancı Kelimelere Karşılıklar Çalışma Grubunda yahut diğer faaliyetlerde
heyecanla ve şevk duyarak bilgilerimi, düşüncelerimi sundum. Belki biraz
yararlı olmuşumdur...
- Sizini Basın-Yayın
Yüksek Okulundan kalan bir basın ilginiz ve çok geniş bir kupür arşiviniz
varmış. Buna biraz açıklık getirir misiniz?
Türkiye’de basın uzun
yıllardan beri “alaylı” tabir edilen kişilerin tekelinde kaldığından,
“okullu” olmak bir suç gibi, bir eksiklik gibi nitelendirildi. Şu son on
yıldır okullulara yer veriliyor. O da tekelleşen iletişim dünyasında gerçek
gazetecilerin değil, patronların arzu ve eğilimlerine göre... Ankara’daki
lisede basketbola heves ettiğimden ve bir ara fakültede okurken Yenimahalle
Genç Futbol Takımını çalıştırdığımdan spora ilgi duyuyordum; hâlâ da
vazgeçmedim. Bu bakımdan YÖK sonrası adıyla İletişim Fakültesinde ders
verirken önce Türkçemizin doğru, iyi ve güzel kullanılması konusuna dikkat
çektim. Hele spordaki haber ve yorumlar üzerinde daha çok durmanın ne kadar
önemli olduğunu vurgulamıştım. Bu çabalarımı mezun olup basında ve
televizyonlarda görev alan öğrencilerim unutmamışlar. Birkaç yıl üst üste
Türkiye Spor Yazarları Derneği Genel Merkezince İstanbul, K.K.T.C., Antalya
ve Abant’ta düzenlenen seminerlere dil ve eğitim-öğretim konularını götürüp,
sporla uğraşanlara yardımcı olmaya çalıştım. Dilimizi kullanmada ve titizlik
göstermede bir hayli düzelme varsa, bunda bir tutam tuzu da benim koyduğumu
söyleyebilirim. Türk dili bilinci geliştirildikçe gençlerin
titizlendiklerini ve başarılı olma yolunda yürüdüğünü görünce gerçekten
mutluluk duyuyorum.
- Yurt dışı bilgi,
görgü ve deneyimlerinizle yabancıların dil ile ilgisi hakkında neler
söyleyebilirsiniz?
Yurt dışında uzun
yıllar kaldım. Birçok ülkeyi gezdim, insanlarını tanıdım. İngilizce ve
Almanca iyi-kötü iletişim kurdum. Gördüm ki, herkes kendi dili, kendi
kültürü, kendi varlığı konusunda tam anlamıyla “şoven” bir anlayış ve tutum
içinde... En küçük bir yanlışa bile tahammül edemiyorlar... Sokaktakiler de,
köylüler de, bilim adamları da... Vatandaş, yurttaş olmanın temelini buna
dayandırıyorlar ve asla taviz vermiyorlar. Bizdeki tablo ise çok farklı:
Bırakınız sokaktaki insanımızı, “sözde” bilim adamlarımız bile kendi
varlığının temeli olan Türkçeyi aşağılamaktan tuhaf bir zevk alıyor. Hadi
televoleciler, manken ve “sanatçı” geçinen ayak takımı bu yabancı dil
hayranlığına kendini kaptırabilir, diyelim; ama devleti ve hükûmetleri
yönetenlerin, bürokratların, üniversitelilerin bu yaklaşımı, ancak
Atatürk’ün dediği gibi, “gaflet ve dalâlet, hatta hıyanet” ile
açıklanabilir. Bunların kısa vadeli, verimsiz, tutarsız, tuhaf, gösteriye
dönük, aciz, zavallı tutum ve davranışları Türkçemizin gelişmesine de ayak
bağı, köstek olmuştur ve olmaktadır da... Kendi kendine, kendi diline,
kültürüne, varlığına böylesine yabancı kalmak isteyen hiçbir ülke
vatandaşını görmedim, doğrusu... “İmam-cemaat” meselesi... Böyle olunca da
sokaktaki insanımızın, esnafın, memurun, köylünün, işçinin ne suçu var
ki?...
- Sayın Gözaydın,
Türk dili ile ilgili yurt içindeki programları, oluşumları, düşünceleri
genel olarak nasıl değerlendirirsiniz?
Yıllardan beri Türk
Dili’nde, derslerimde, konferanslarımda, 18 yıldır sürdürdüğüm TRT radyo
programlarında hep yabancıların Türkçeye, kültürümüze yaptığı katkıları
işledim, işliyorum... Onların eserlerini görüp okudukça, Türkçeyi,
Türkiye’yi, Cumhuriyetimizi, bizlere bunu sağlayan Atatürk’ümüzü ve yakın
arkadaşlarını binlerce kez saygı ve rahmetle anıp daha çok seviyorum.
Bunları bizlerin gözüne sokarcasına işleyen yabancılar bizim için
çalışıyorlar, bize hizmet ediyorlar bu kadar masraf edip ömür çürüterek...
Bunlara karşılık bizim yöneticilerimiz, politikacılarımız ne yapıyor?
Kendini sömürülen bir ülkenin uşağı gibi niteleyip, batı ülkelerinden gelen
ve çoğu kasıtlı olan önerilere uysallıkla boyun eğiyor. Bunun eksisini,
artısını düşünmüyor, tartışmıyor, önünü-ardını araştırmıyor... Millete,
memlekete yararı var mı, yok mu? Uzun vadede sonuçları ne olur? Niye böyle
bir öneri geldi? Amaç nedir gerçekte? Ne çıkar sağlayacaklar bu öneriyle?...
ve daha birçok sorunun cevabını arayıp açıklamadan paldır küldür her öneriyi
kabul edip teslimiyetimizi bildiriyoruz. Osmanlı Devleti topraklarını böyle
böyle yitirdi, Balkanlar, Girit, Adalar, bereketli Mezopotamya toprakları ve
bugünlerde de Kıbrıs... Gitti... Gidiyor... İki yüz yıldır hep aynı oyunu
yabancı politikacılar sahneye koyup, bizi de işlerine geldiği yerde ve
zamanda oynatıyorlar... Kendi ülkelerinde yapmadıklarını, yapılmasına izin
vermedikleri uygulamaları bizden “hemen, derhâl, acilen” isteyip “uyum
paketleri” içinde koyduruyorlar. Sanki Lozan’dan yüz geri edip, Sevr’e
yönelmişiz ve onu onaylamışız gibi azınlık kavramı böyle, adlarla ilgili
oyunu böyle, alfabe değişikliği böyle, federasyon yönetiminin başlangıç olan
yerel yönetim-eyalet düşüncesi böyle, UEFA tutumu böyle, böyle, böyle...
Kendimizi aynaya bakıp düzeltmezsek, daha ne öneriler gelecek,
göreceksiniz...
- Size göre, AB
ülkeleri Türkiye’yi istemiyorlar mı? Bir yandan yabancıların
araştırmalarını övüyorsunuz, diğer yandan onların “şoven” yaklaşımını
vurguluyorsunuz? Bunu biraz daha açıklar mısınız?
Evet, tam da
söylediğiniz gibi!... Yabancılar Türk dili, kültürü, ekonomisi vb. konularla
bizleri daha iyi tanıyıp bilmek istiyorlar. Türkiye’nin ve Türk dünyasının
gücünü, azmini, başarılarını, özellikle jeopolitik durumunu, stratejik
konumunu çok iyi biliyorlar. Onun için bu toprakları kendi denetimleri
altında bulunduracak önerilerle geliyorlar. Bu ticarette, ekonomide,
politikada çabucak onların lehine sonuç veriyor, ama kültürde daha uzun bir
süre alıyor. Bunu da düşünce ve görüş farklılıklarını körükleyerek
kendilerine yandaş arayıp buluyorlar. Yandaşlarını da basın, politika ve
üniversite gibi etkili çevrelerden seçiyor, onlara maddî-manevî çıkarlar
sağlıyorlar. Dergimizde ve TTK kongrelerinde Atatürk dönemi ile ilgili
belgeleri yayınladığımda, bu rüşvet olayı apaçık ortaya çıktı. O gün neyse,
bu gün de aynı; değişmedi bir şey!
- Bizim için AB
öyleyse bir rüya mı, demek istiyorsunuz?
Bakınız hiç çekinmeden
şunu belirteyim. AB’ye bizi değil 2010’da, 2020’de bile almayacaklar.
Türkiye 90-100 milyonluk genç nüfusuyla onları korkutuyor. Osmanlının geri
geleceğinden çekiniyorlar. Zaten Ostlaender “Kemalizm’den vazgeçin” demedi
mi? Verheugen durmadan olumsuz görüşlerle çıkış yapmıyor mu? 2004
seçimlerinde Almanya’da iktidara gelecek Hristiyan Demokratlar Türkiye’nin
AB’de asla yeri olmadığını açıkça ve şimdiden söylemiyorlar mı? Yarın da
KADEK’le görüşün, TBMM’ye girsin; ordunuzu küçültün, Ege Ordusunu hatta 3.
Orduyu kaldırın o topraklardan, azınlıklara daha çok hak verin, ekümenik
patriği kabul edin Ermenilere tazminat verin, soy kırımını yaptığınızı kabul
edin ve daha neler ileri sürecekler, AB’ye alınabilmemiz için... Perşembenin
gelişi çarşambadan belli... Türkiye Cumhuriyeti’ni neredeyse hakaret dolu
sözlerle aşağılamaktalar ama bunları niye politikacılarımız sineye çekiyor,
asla anlamıyorum (bkz. Türk Dili, sayı: 608, Ağustos 2002). Böylesine
kişiliksiz bir toplum muyuz biz? Bütün bunlar gözler önünde... Daha şimdiden
Fransa-Almanya güç birliği yapıp, AB içinde borçlarını ödemekten
vazgeçtiler, ötekilerin muhalefetine rağmen... Kuzey-güney ülkeleri,
aralarında bile, özellikle kültür konularında anlaşamıyorlar. Şimdi de
ekonomik ayrılık belirginleşti. AB bence uzun vadede pek de bir arada
kalacak gibi değil! Gücü olan, güçlü görünen ülke, ötekilere her dediğini
yaptıracak gibi... Zaten her ülke kendi dilini, alfabesini, kültürünü ön
plâna çıkararak gücünü kanıtlamak için uğraşıyor ve hatta savaş veriyor (Bk.
Türk Dili, sayı: 619, Temmuz ve 620, Ağustos 2003). Bu da nereye
kadar sürer?... Benim ömrüm yetmez ama siz gençler bunları göreceksiniz...
-Böyle giderse, kısa
zamanda olursa, siz de görürsünüz inşallah, ama buna bağlı olarak bir sorum
daha var. Bu yıl Frankfurt Kitap Fuarına katıldınız. Bu konu hakkında bilgi
verir misiniz? Türkiye’deki kitap fuarlarıyla bir karşılaştırma yapılacak
olursa izlenimleriniz nelerdir?
Yaklaşık 5-6 yıldan
beri katılıyorum. Çok büyük bir hareket... 6-7 gün içinde yaklaşık üç yüz
bin kişi sekiz adet hangar gibi binalarda (her biri de üç kat!) dolaşıyor,
kitap seçiyor. Dünyanın her yerinden yüzlerce yayın evi, kurum ve kuruluş
geliyor, kendi ülkesinin propagandasını yapıyor. “Yılın ülkesi” olma fırsatı
geçti 2-3 yıl önce elimize, ama kısır görüşlü, aciz Kültür Bakanlığımız bu
öneriyi reddetti ve olağanüstü bir tanıtım faaliyetini kaçırdık. Bir daha da
kolay kolay böyle bir öneri bize yapılmaz. Türkiye küçük bir bölümde,
Yayıncılar Birliği aracılığıyla ve KB desteğiyle, parasıyla tanıtılıyor.
Ayrıca her yayın evi isterse küçük bölümler kiralıyorlar. Bizim AKDTYK
olarak, TDK ve TTK olarak mutlaka buralara (Frankfurt’tan başka önemli olan
yerler de var.) yayınlarımızı götürmemiz gerek! AB içinde Türkçe, oralardaki
Türklerin de etkisiyle giderek daha çok ilgi görüyor. Bunu desteklememiz
şart!
-Sayın Gözaydın,
devletimizin kültür politikası, hele de dış dünyada eksik mi demek
istiyorsunuz?
Kültürü politikadan,
hele de şu günlerde, ayıramazsınız. Ayırırsanız, başınıza olmadık çoraplar
örülür uzun vadede... Devletimizin gücünü hafife almamak gerekiyor, ama bu
işleri de iyi bilen insanlarla pişirip kotarmak şart; öyle eş-dostla,
akraba-arkadaş-yandaş firmalarla yola çıkılmaz... Oralarda Türklerle ilgili
yayın yapan yabancı yayın evlerinin yayınlarından da örnekler gösterilir;
Türk dilinin, kültürünün kendi kalemleriyle nasıl araştırıldığı toplu olarak
sergilenir, anlatılır. Çok iyi dil bilen insanlarımızın katılacağı
konferanslar, paneller, açık oturumlar kitap fuarı haftası önünde, içinde ve
sonrasında düzenlenir. Hatta Alman Türkologlara bir yıl öncesinden konular
ısmarlanır, konuşmaları sağlanır. Yoğun bir ön çalışma ile bütün bunlar
yapılabilir. Yoksa burada olduğu gibi, biz bize konuşuruz, sohbet edip güya
tanıtım yapmış oluruz. Özellikle Almanya, Hollanda, Avusturya gibi
ülkelerdeki Türkleri düşünüp (yaklaşık üç milyon!) oralara sık sık
insanlarımızı gönderip, konferans turları düzenlememiz şart! Onlar bizleri
bekliyor. Her yıl böyle isteklerle karşılaşıyorum, ama ancak bir ikisini
kendi gücümle ve oradakilerin maddî desteğiyle gerçekleştirebiliyorum.
Çocuklarımız, gençlerimiz bilgiye aç; heyecanla, istekle bunu gidermek
istiyorlar. İyi bir düzenleme yapılarak hemen her konuda (dil, edebiyat,
ekonomi, hukuk, politika, ilâhiyat, halk kültürü, sağlık vb.) Türkçe ve
Almanca konferans turları yapmanın tam da zamanı, bu AB curcunası,
propagandası, hareketliliği sürerken... Kıbrıs, Ege adaları, hava sahası,
Ermeni komploları, barajlar ve su sorunları, Yunan emelleri, Orta Doğu,
Balkanlar, Kafkaslar, Türk cumhuriyetleri ve Rusya’daki diğer yarı otonom
topluluklar vb. konularda iyi yetişmiş bilim adamlarımızın bu turlarda,
on-on beş gün içinde, çok yararlı bilgilerle vatandaşlarımızın kafasındaki
sorulara açıklık getireceğine eminim.
-Halk bilimi
toplumun her alanı kapsamasına rağmen “folklor” birçok kişi tarafından halk
oyunu olarak algılanmakta. Siz halk biliminin şu anki durumunu nasıl
değerlendiriyorsunuz? Ülkemizin tanıtımında yeteri kadar kullanılıyor mu?
Türk folklorunun dünya kültüründeki yeri nedir?
Kendimizi en iyi
tanımanın yolu, dilimizi ve kültürümüzü bilmenin çaresi, halk biliminin
(folklorun) bütün alt dallarıyla anlatılması, öğretilmesidir. İlk öğretimden
başlayıp liselerde, fakültelerde bu dersler verilmeli... Böylece yargıcımız,
doktorumuz, kaymakamımız, öğretmenimiz, subayımız ve diğer üst görevlerde
bulunan aydınlarımız karşılarına gelen vatandaşı daha iyi anlar, onun ne
hâlde olduğunu bilir... Kendi sırça saraylarında, halktan kopuk evlerinde,
klüplerinde oturup zar veya taş atarak, kâğıt oynayarak zaman öldürmez.
Millî kültürün ana damarı “folklor”, halk oyunları anlamına kaymışsa bu
yanlışı düzeltmek için basının, TV’nin, MEB’nin, hatta herkesin katkısı
gerekiyor. Halk bilimi konusunu daha geniş bir yazıyla gelecek sayılarımızda
ele alacağım için şimdilik buraya bir noktalı virgül koyalım, olur mu?
-Son zamanlarda
Türkçenin bilim dili olamayacağı konusunda yorumlar yapıldı. Sizin bir bilim
adamı olarak bu konudaki fikriniz nedir?
Atatürk döneminden beri
asıl amaç Türkçenin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi, geniş kitlelere
sevdirilip işlenmesidir. TDK bu amacı gerçekleştirmek için kurulmuş olup,
yirmi yıldan beri bunu akademik çalışmalarla ortaya koymaktadır. Ancak iki
yıldır elinden tutan yoktur, daha verimli çalışabilmesi için zemin hazırlığı
(kanunun çıkarılması) yapılmamaktadır. Yapılırsa, bilim adamlarının
gayretleriyle elbette Türkçenin bilim dallarında gelişmesi görülecek, Türkçe
bilim dili olarak kendini kanıtlayacaktır. Bu iş amatörlerle, uzman olmayan
kişilerle, yarım aydınlarla yürümez. Gidilecek yol, Atatürk’ün sağlığındaki
temel yapıyı, amacı yeniden yürürlüğe sokan bir yol olmalıdır; boşuna “Hayatta
en hakiki mürşit ilimdir” dememiştir, büyük önderimiz... Politikaya,
çıkar ilişkilerine girmeden ve sadece bilim yolunda giderek, Türkçeyi
işleyerek başarıya ulaşabiliriz...
- Sayın hocam, değerli
vaktinizi bize ayırdığınız ve sorularıma içtenlikle cevap verdiğiniz için
teşekkür ederim.
Dipnot:Sayın Nevzat Gözaydın benim halamın oğludur. Kendisinin öz geçmiş ifadelerinde
hemşerimiz olduğunu açıklamamış olması nedeniyle ben burada ailemiz ile
ilgili bazı bilgileri vermek istedim. Nevzat ağabeyim İnşaallah gücenmez.
Bizler tahminen MS.1650 li yıllarda Aydın ili Germencik ilçesi Üzümlü köyü
eşrafından üç kardeş ve aileleri doğu Karadeniz'deki Rum isyanlarına
caydırıcılık ve Müslüman nüfusun hızlı çoğalması amacı ile devlet tarafından
toprak verilerek şimdiki Trabzon ili Hayrat ilçesi kurtuluş mahallesi
civarında iskan edilmişler.
Bu üç kardeş Yerli halk
tarafından (Trinkoz) manası:Üç kardeş, lakabıyla adlandırılmış. Cumhuriyet
döneminde soy ad kanunu gereği lakaplar kaldırılıp soy ad alınırken bu üç
kardeşin neslini teşkil eden dedelerimiz Gözaydın-Aydıntepe ve Bozkurt
olarak soy ad aldılar. Bir müddet sonra Aydıntepe'ler soyadlarını
Ellidokuzoğlu olarak değiştirdiler.Halil amcamızda (Askeri okulda komutanı
tarafından soyadı "Kurt" yazıldı Halil amcamda komutanına itiraz edemedi.
Kurt olarak soyadını
almış oldu.)
Gözaydın ailesinin 3 kuşak öncesindeki Ahmet dedemizin
çocukları Hasan ,İbrahim,Abdullah,İsmail okumuş, ülkenin pek çok yerinde
imamlık ve medrese hocalığı yapmaktaydılar. Dedem Hasan İzmir Hisar camisi
imam hatibi idi Nevzat ağabeyimin Dedesi İbrahim dede Medrese Hocası idi
Abdullah dede balkan savaşlarında Romanya'da kayboldu
1.Dünya savaşında Rus işgaline karşı koyma umudu kalmayınca gençler
cephede direnirken Yaşlı, kadın ve çocuklar muhacirliğe çıkarak Rus zulmüne
maruz kalmaktan kurtulmak amacı ile Çorum ili Sungurlu ilçesi civarına
gelerek, İstanbul'da Süleymaniye medresesinden tanıdığı olan Sungurlu'nun varlıklı ailelerinden
Selimlerden Hasan Hüseyin efendi ailesinin himayesine
sığındılar. Burada kiraladıkları bağ ve tarlaları işlerken Hasan dedem
Sungurluda manifatura dükkanı açtı, bir taraftan da Ulu cami medresesinde
muallimlik Yapmakta idi .
|

SUNGURLU ULUCAMİİ ve SAAT KULESİ 1935 |
Çiftçilik geliri azdı Bu
gelirle geçinmek zor olduğu için İbrahim dedenin Oğlu İhsan (Nevzat ağabeyimin
babası) Ankara'ya gelerek Vatani görevini yaptıktan sonra Yeni TC.
hükümetinde sivil askeri personel olarak memuriyete başladı. Ve Hasan
Amcasının kızı (Halam) Zülfiye ile evlendi bu evlilikten Meliha ve İbrahim
adında iki çocuğu oldu Bu arada Nevzat ağabeyimin dedesi İbrahim dede
rahatsızlanarak sungurluda vefat etti Bu arada Zülfiye halamda iki çocuk
sahibi iken hastalanarak vefat etti.ve Zülfiye Halam vefat edince ihsan amca
baldızı Naim'e ile evlendi bu evlilikten Nevzat,Mustafa,Mayide adında
üç çocuğu oldu Nevzat ağabeyimin ağabeyi İbrahim sinema prodüktörü idi 1969 da
vefat etti Kardeşi Mustafa Hazine müsteşarlığında memurluk ve Milli futbol
hakemliği yapmakta Mayide ablam ise emekliği sandığı memurluğundan emekli
oldu.halen hepsi Ankara'da yaşamaktalar.
GERİ |