|
İsmailağa'da 24 saat huzur
İsmailağa'yı hedef alan saldırılar, cemati üzse de, “Allah için
birbirini seven” insanların Çarşamba'da meydana getirdiği huzuru hâlâ
sokakta ve camide görmek mümkün

İSMAİLAĞA CEMAATİ - KAMİL ŞENOCAK
Çarşamba'da seher vaktinde dua ile başlayan hayat, sabah namazıyla güne
açılıyor. Güneşin doğuşu seccadenin üzerinde seyrediliyor. Bu sürede
belli dualardan oluşan tesbihat yapıldıktan sonra "işrak namazı"
kılınıyor. Namazın ardından dağılan cemaat "kuşluk vakti" camiyi yeniden
hareketlendiri-yor. Sarıklar sarılıyor ve "kuşluk namazı" kılınıyor
ancak cemaat, nafile namazlarını daha çok ev ya da işyerlerinde kılmayı
tercih ediyor. Öğle ve ikindi namazlarını cemaatle eda etmek isteyen
çevre sakinleri yine camiyi dolduruyor. Farz na-mazların edasından sonra
işlerine dağılan cemaat, akşam namazı için tekrar saf tutuluyor. Akşam
namazının sünnetinden sonra kılınması güzel kabul edilen 6 rekatlık "evvabin
namazını" kılanların sayısının diğer camilere göre oldukça fazla olması
gözlerden kaçmıyor. Akşamdan sonra cemaatin bir kısmının camide kalıp,
bir köşeye çekildiğine şahit olunuyor. Bu; insanların kendileriyle baş
başa kaldığı, günün muhasebesini yaptıkları özel anlardan biri.
RAMAZAN AYI HİÇ BİTMİYOR
Nafile oruç tutulması tavsiye edilen Perşembe ve Pazartesi günleri akşam
namazından sonra bu muhasebeye katılanların sayısında azalma göze
çarpıyor. Bir çoğumuzun yalnızca Ramazan ayında yaşadığı ya da şahit
olduğu iftara misafir davet etme geleneğine, İsmailağa'da her Pazartesi
ve Perşembe günleri sıkça rastlanıyor. Yatsı namazı vakti yaklaştıkça
evlerde abdest ile başlayan hazırlıklar, biraz sonra sokaklara yeniden
hareket getiriyor. Cemaatin gözleri ve sözleri, İsmailağa Camii'nde
"huşu" ve "huzur"un en çok bu vakitte yaşandığını hissettiriyor. Mahmud
Ustaosmanoğlu Hocaefendi'nin yatsı namazı sonrasında ayakta kalmayı
tavsiye etmemesi nedeniyle, cemaat camiden ayrılıp, evlerinde istirahata
çekiliyor. Hocaefendi, Sohbetler kitabında bu tavsiyesinin gerekçesini
şöyle izah ediyor: "Ashab-ı Kiram'dan (R.A) bazıları yatsı namazını
kılıp evlerine giderken sokakta dış elbiselerini çözmeye başlarlardı.
Neden böyle yaparlardı? Çünkü gece "teheccüt namazına" kalkabilmeleri
için hemen yatmaları gerekirdi."
NAFİLELER İHMAL EDİLMİYOR
Hocaefendi, öğrencilerine teheccüt yani gece namazı sonrası sabah
namazına kadar seccadenin üzerinde beklenilmesini tavsiye ediyor.
Sünnetten beslenen nafile namazlar konusundaki hassasiyet, esasında
sadece İsmailağa Camii ve cemaatine özgü değil. 1927 yılında Konya'dan
Of'a gönderilen bir asker mektubunda Konya camile-rine dair şöyle bir
kayıt bulunduğu biliniyor: "Kuşluk vaktinde bütün camiler nafile namaz
kılmak isteyen insanlar tarafından tıklım tıklım dolduruluyor." Nafile
na-mazlara gösterilen hassasiyet yalnızca İsmailağa Camii ve cemaatine
özgü değil. Konya gibi İstanbul ve Anadolu'daki bir çok camide de nafile
namaz vakitlerinde hareketlilik yaşanıyor. İsmailağa'da namaz vaktinde
her şey duruyor ve bütün kapılar camiye açılıyor. Manzara adeta Üstad
Necip Fazıl Kısakürek'in şu dizesini açıklıyor: "Dünyaya kapalı Allah'a
açık."
Hızır Hoca'nın gül sevgisi
1998 yılında 55 yaşında iken görev yaptığı Çukurbostan Camii'nde şehit
edilen Hızır Ali Muradoğlu da, İsmailağa'da yaşanan huzura adeta aynalık
ediyordu. İstanbul'da üniversitede okurken Arapça dersi almak istediği
Kocamustafa Paşa'daki Gül Camii'nin imamı Nuri Efendi vasıtasıyla Mahmud
Hocaefendi ile tanışan Hızır Ali Hoca, daha sonra damadı olduğu
Hocaefendi'nin peşini bir daha bırakmadı. Tüm vaktini İsmailağa'da
geçiren ve kısa sürede ilim ve irfan yolunda olgunlaşan Muradoğlu,
Hocaefendi'nin bulunmadığı zamanlarda onun yerine sohbet görevini yerine
getirdi. Eğitim, ilim ve irfan çalışmaları yoğun bir şekilde devam
ederken hanımı ağır bir rahatsızlığa yakalandı. Ömrünün sonuna kadar
devam eden bu rahatsızlık hali süresince, evin bütün hizmetlerini de
Hızır Hoca yerine getirdi. Muradoğlu, 1991 yılından itibaren görev
yaptığı Çarşamba Çukurbostan Camii'ndeki imamlığı esnasındaki sempatik,
güler yüzlü, şakacı ve etkileyici üslubuyla kısa zamanda
çevresindekilerin hayranlığını kazandı. Hızır Ali Muradoğlu, üslubu ve
anlattıklarıyla cemaatin hızla artmasına da sebep oldu.
GÜLÜN ÖNÜNDE EĞİLMELİ
Muradoğlu, cami bahçesini kendi diktiği güllerle süslemiş ve her gün
bakımını da ihmal etmemişti. Bir gün yeğenlerinden birisi güllerden
birini eliyle tutup kendine çekerek koklamak isteyince "Dur gül öyle
koklanmaz" diyerek gülü iki avucunun içine alıp eğilerek koklamış,
Peyfamber Efendimiz'i simgeleyen güle bile edeble yaklaşmıştı. Şaka ve
latifeyi İslam'ın sevilmesi ve öğrenilmesi için ustalıkla kullanan Hızır
Efendi etrafındakileri söz ve hareketleri ile sık sık güldürürdü.
Niteliğinin göstergesi: Ömer Nasuhi Bilmen
İsmailağa'nın sadece bir cemaat olmasının ötesinde sahip olduğu ilim ve
irfan derinliğini anlamak için yakın tarihin önemli bilim adamlarından
Ömer Nasuhi Bilmen önemli bir gösterge. Mahmud Hocaefendi'nin üstadı
olan Ali Haydar Efendi'nin bir ara katipliğini yapan eski Diyanet İşleri
Başkanı Bilmen 1950'lerden önce İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi'nin talebi üzerine 8 ciltlik "Hukuk-u İslâmiyye ve Islahat-ı
Fıkhiyye Kâmûsu" hazırlamıştı. Ordinaryüs Prof. Sıddık Sami Onar ile
Hukuk Fakültesi'nin Dekanı Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bu kamusa
birer önsöz yazmıştı. Sıddık Sami Onar önsözünde "Bu eser, gelecekte
kanun hazırlayacaklar için fevkalade mühim bir kaynaktır" derken, Prof.
Velidedeoğlu ise "Böyle bir hukukçu bugüne kadar gelmedi" ifadesini
kullanmıştı.
Ortak eğitim için ağ oluşturulacak
Bildiride sıralanan diğer başlıklar ise şöyle: Ortak eğitim politikası
için Türkiye'nin öncülüğünde ve desteğinde bir ağ ve bilgi bankası
oluşturulmalı, Kültürel mirasın envanteri çıkartılmalı. Gençler için
ortak mücadele yolları aranmalı. Bildirgede ayrıca Avrasya Tahkim Divanı
Örgütü kurulması, Türk Dünyası Belediyeler Birliği'nin daha aktif hale
getirilmesi, Türk devlet ve toplulukları tarafından belirlenecek bilim
adamlarınca oluşturulmuş bir komisyonun isimlendireceği bilim ödülü
ihdas edilmesi ülkeler arasında kültür sanat faaliyetlerinin
geliştirilmesi ve karşılıklı kültürel değişim programlarının hayata
geçirilmesi alınan kararların hayata geçirilmesi için kurumsal takip
mekanizması kurulmasına karar verildiği de ifade edildi.
Yahya Kemal'in penceresinden İsmailağa
Çarşamba sokaklarında bir namaz vakti, seller gibi İsmailağa'ya akan
insanlar arasına karışıp camide saf olduysanız, ruhunuz sizi sürekli
zorlayacak ve "hadi bir daha, bir daha İsmailağa'da namaz kılalım"
diyecektir. Siz unutsanız bile ruhunuz bu şehrayini unutamayacaktır.
Yıllar sonra olsa bile ayaklarınız sizi alıp eski İstanbul camilerindeki
bu muhteşem manzaranın bir parçası olmaya götürecektir. Bugün zamanın
camiden ve gelenekten kopardığı hatta karşıt bir düşünceyle yetiştirdiği
nesillerin ızdırabına çaresiz bir halde tanıklık ederken Yahya Kemal'in
şu hatırasını düşünür bir anlık da olsa yüreğime su serperim: "...
Bugünkü babalar, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde
doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza
durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin
köşesinden okunan Kur'an sesini işittiler; bir raf üzerinde duran
Kitabullah'ı indirdiler, küçük elleriyle açtılar gül yağı gibi bir ruh
olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler;
kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanların Bayramların topları
atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler,
camiler içinde şafak sökerken Tekbir'leri dinlediler dinin böyle bir
merhalesinden geçtiler, hayata girdiler." "... Medenileşen üst tabakanın
çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk
çocuğunun en güzel rüyasını göremiyorlar."
"... Dört sene evvel Büyükada'da oturuyordum, bayramda bayram namazına
gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına
kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım.
Vakit gelince abdest aldım, Büyükada'nın mahalle içindeki sakit
yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz
ediyordu... İçim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp
dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Müslüman kardeşlerim, bütün
cemaatın arasında yalnız benim vucudumu hissediyorlardı. Ben de onların
bu nazarlarını hissedi-yordum." "... Biz ki minareler ve ağaçlar
arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra
ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz.
Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen
Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayama-yacaklar." Bu günün aydını
belki babalarının kollarında gittikleri camilerde ak sarıklarıyla saf
tutan müminlerin aralarında bayram namazları kılmış olacak kadar yaşlı
değillerdir. Fakat bir çoğunun babası Fatih'te, Süleymaniye'de ak
sarıklı İstanbullular arasında namaz kılmış, onlarla aynı mahalleri
hatta evleri paylaşmışlardır. Belki de bir çoğunun dedesi sünnet diye
sarık sarmıştır. Çok değil 80 yıl öncesinin İstanbul manza-ralarını
hatırlayabilenler ya da babalarının, ak sakallı dedelerinin kollarında
camilere gidişini tasavvur edebilenler İsmailağa'yı anlamakta güçlük
çekmeyeceklerdir. İşte o zaman görecekler ki İsmailağa; Cumhuriyet
döneminin en büyük fakihi Ömer Nasuhi Bilmen gibi bir alimin bir ara
katipliğini yaptığı dersiam (Ordinaryüs Profesör) Ali Haydar Efendi ile
milletin köklerine bağlı bir irfan ocağıdır. Mahmut Efendi kökleri
Osmanlı'ya oradan da saadet asrına uzanan bu ilim-irfan yolunun son
temsilcisidir.
AHMET AÇIKGÖZ 21.09.2006
GERİYE |