Efendi
Hazretlerinden hikmet damlaları
Mevlâ’mızın İsm-i Şerifi ve Sıfatları
insanda tecelli eder
"Geçmiş günahlara pişman olmak. Farzları iade etmek. Namaz, oruç,
zekât gibi üzerine kazası kalmış olanların kazalarının yerine
getirilmesi. Zulüm ile elde edilmiş mal–mülkün sahibine iade
edilmesi. Hasımlarla helâlaşmak. İşlenilen günaha bir daha dönmeme
konusunda azimli ve kararlı olmak. Nefsini isyanla nasıl besleyip
büyüttüyse, şimdi de nefsini Allah'a itaat yolunda öyle eritip
küçültmek."

Nasuh tevbesi nedir?
"Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin! Siz ancak işlediklerinizin
cezasını çekeceksiniz." (Tahrim (66), 7)
Bir insan namazın farziyetini kabul etmeyince, dinden çıkar, kâfir
olur. Ancak namazı inkâr etmeden amelî olarak terk ederse, dinden
çıkmaz, dolayısıyla da kâfir olmaz. İslâm'ın bütün kural ve emirleri
de böyledir.
İslâm'ın emirlerinden her birini itikatta terk edenlerle amelde terk
edenlerin arasında şu fark vardır: İnanıp da ameli terk edenler,
cehenneme girseler de sonuçta cezalarını çektikten sonra oradan
kurtulacaklardır.
"Ruhu'l–Beyân" tefsirinde görmüştüm; bir zat diyordu ki: "Bir
insanın cehennemde ne kadar kalacağını çok aradım. Bir yerde buldum
ki, şöyle yazılıydı: "Bir andan, yedi bin seneye kadar." Ancak İslâm
dininin emirlerini, itikadî olarak terk edenler cehennemde ebedî
olarak kalacaklardır.
İşte bunun için mü'min kardeşlerimizin haramları çok iyi bilmeleri
lâzım. Eğer harama helâl, helâle haram diyecek olsak, bunun yanında
da kelime–i şahadet getirsek, yine de kâfir olmaktan kurtulamayız.
Bir insanı üç şey küfre sokar:
İnkâr, istihza/alay etmek ve istihfaf/hafife almak.
Bir insan Mevlâ Teâlâ'nın emir ve yasaklarına elbette inanıyorum;
ancak uygulayamıyorum derse, kâfir olmaz. Fakat bu insan bir andan,
"Ruhu'l–Beyân"da zikredildiği üzere yedi bin seneye kadar cezası
müddetince cehennem azabında kalır. Burayı iyi anlamak zorundayız.
İmanın ve amelin, günahlara tevbe etmenin ve özür dilemenin yeri
dünyadır. Âhirette iman ve amel kabul olunmadığı gibi, günahlar için
özür dilemek dahi kabul olunmayacaktır. Tevbe ve özür dileme
olmayacak; fakat onlar pişmanlık içinde olup tevbe edecek ve özür
dileyecekler. Ancak tevbeleri onlara bir fayda sağlamayacak. O gün
onlara denilecek ki:
"Ey küfredenler! Beyhude yere özür dilemeyin; çünkü dünya hayatında
yapmış olduğunuz amellerinizden dolayı cezalandırılacaksınız. Bugün
özür ve tevbe günü değil; ceza ve mükâfat günüdür."
O gün kâfirlere özürlerinin bir işe yaramayacağı ve özür dilenecek
yerin dünya hayatı olduğu Kur'an–ı Kerim'de şöyle bildirilmektedir:
"Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. Umulur ki,
Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte
iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar
akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından
(amellerinin) nurları aydınlatıp gider de, "Ey Rabbimiz! Nurumuzu
bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kâdirsin."
derler." (Tahrim (66), 8)
Bu âyet–i kerimede Mevlâ Teâlâ Hazretleri kullarını ne de güzel ikaz
ediyor:
"Ey İman eden kullarım! Benden yüz çevirdiniz, gidiyorsunuz. Bana
dönün! Öyle bir tevbe ile dönün ki, günah işleyeceğiniz vakitte size
nasihat edici olsun."
İşte bu tevbe, nasuh tevbesidir. Nedir nasuh tevbesi? İnsana nasihat
edici tevbedir. Bir gün Muaz b. Cebel Radıyallahu Anh, Resûlullah
Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimize sorar:
"Yâ Resûlullah! Tevbe–i nasuh nedir?"
"Kulun işlemiş olduğu günaha iyice nedamet etmesi, sonra da memeden
çıkan sütün memeye dönmediği gibi bir daha o günaha dönmemesidir."
Mevzuumuzla alâkalı olarak bir haberde Hazreti Ali Radıyallahu Anh
Efendimizden rivayet şöyle edilmiştir: Bir gün bir bedevî hızlı
hızlı konuşarak şöyle diyordu:
"Ey Allah'ım! Sana istiğfar eder, sana tevbe ederim." Bedevînin
hızlı bir şekilde böyle söylediğini duyan Hazreti Ali Radıyallahu
Anh ona dedi ki:
"Sadece dilde kalan tevbe, yalancıların tevbesidir."
Bedevî sorar:
"Peki, gerçek tevbe nasıldır?"
"Gerçek tevbe, altı hususu kapsar. Bu altı husus şunlardır:
1–Geçmiş günahlara pişman olmak.
2–Farzları iade etmek. Namaz, oruç, zekât gibi üzerine kazası kalmış
olanların kazalarının yerine getirilmesi.
3–Zulüm ile elde edilmiş mal–mülkün sahibine iade edilmesi.
4–Hasımlarla helâlaşmak.
5–İşlenilen günaha bir daha dönmeme konusunda azimli ve kararlı
olmak.
6–Nefsini isyanla nasıl besleyip büyüttüyse, şimdi de nefsini
Allah'a itaat yolunda öyle eritip küçültmek.
Sevgisine tutulan
insan, çürümüş
eşeğin yanında
yatan damat gibidir
Aynayı bilirsiniz. Bir insan aynaya baktığı zaman ne görür? Aynada
kendisini görür. Bu öyle bir görmedir ki, yüzündeki her şeyi en ince
ayrıntısına kadar görür. Bu ayna misâlinde olduğu gibi, Mevlâ Teâlâ
Hazretleri de, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i
kendisine ayna yaptı. Onda kendisini gördüğü gibi, kendisini görmek
isteyenlere de Kâinatın Efendisi'ni ayna yaptı. Tâ ki ona bakan,
Mevlâ'ya vâsıl olsun.
Şimdi de Mevlâ Teâlâ'nın sıfatlarını ve isimlerini hatırlayalım.
Mevlâ'mızın, hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret, kelâm ve
tekvin olmak üzere sekiz adet sıfat–ı subûtiyyesi vardır.
Peygamber Efendimizde bu sekiz sıfattan meselâ hayat sıfatı var
mıydı? Vardı. İlim sıfatı var mıydı? Vardı. Bu iş nasıl oluyordu?
Kâinatın Efendisi'nde bulunan bu sıfatlar, asıllarının sûretleridir.
Yani bu sekiz sıfatın sûretleri Efendimizde bulunuyordu. Ayrıca bu
sıfatların birer sûretleri de her insanda bulunuyor.
Gelelim Mevlâ'mızın isimlerine. Mevlâ Teâlâ'nın doksan dokuz esmâ–i
hüsnâsı vardır. Bu esmâ–i hüsnâdan biri, Rahmân ism–i şerifidir.
Rahmân, kuluna nihayet derecede acıyıcı demektir. Şimdi, insanda
acıma duygusu var mı? Var. Bu acıma nereden meydana geliyor?
Mevlâ'mızın Rahmân isminin sûretinden. Bir örnek daha: Mevlâ
Teâlâ'nın bir başka ism–i şerifi de Kuddûs'tür. Kuddûs; ayıp ve
noksan sıfatlardan münezzeh olan demektir. Bir mü'mini düşünün:
Tevbe, istiğfar, zikir ve ibadetlerle kendini temizlediğinde kuddûs
olur.
Bir hadis–i şerifte Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Her kim kendini bilirse, Rabbini bilir."
Mevlâ Teâlâ'nın her bir ism–i şerifinin her birinin sûreti insanda
mevcuttur. İnsan kendini, ruhunu tanımakla bir noktada Mevlâ'nın
sıfatlarını bulmuş olur. Mevlâ Teâlâ'nın sıfatlarını bilince de,
Mevlâ Teâlâ'nın zatını bilmiş olur.
"Risâle–i Kudsiyye" de şöyle denilmektedir:
"Tecelli etse Muhyî ismiyle O,
Dese mevtâlara ol sırla: 'Kâmû!'
Olurlar bil o mevtâlar hayy–u kâmû
Kalma hayvan, bu sırrı anla yahu,
Hamakattan çıkıp Hakk'a gidelim
Cemal–i bâ kemâle seyr idelim."
Mevlâ Teâlâ Hazretleri bir kuluna Muhyî ism–i şerifi ile tecelli
etse, o kul da bir kabristana uğrasa ve kabristanda bulunan bütün
mevtâlara 'Kalkınız!' dese, o kabristandaki bütün mevtâlar dirilip
kalkar. Bu bir sırdır, bu sırrı anlamak lâzımdır. Bir insanın bu
sırrı anlamaması ahmaklıktır.
Görüyor musunuz, Mevlâ Teâlâ'nın bir ism–i şerifi olan Muhyî, bir
insanda tecelli edince, o kulda o ism–i şerifin sûreti meydana
geliyor. Mevlâ Teâlâ'nın bütün ism–i şerifleri insanlarda bu şekilde
tecelli ederek, sûretleri hâsıl olur. Buradan hareketle şuna dikkat
edelim ki, insan ufak ve basit bir şey değildir. İnsanın basit bir
varlık olmadığı bir hadis–i kudsîde şöyle haber verilmektedir:
"İnsan benim sırrımdır, ben de onun sırrıyım."
Bir hadis–i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:
"Allah, Âdem'i kendi sûretinde yarattı."
Allahu Teâlâ Hazretleri, Âdem Aleyhisselâm'ın kıssasında şöyle
buyurmaktadır:
"Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman…" (Hicr (15),
29)
İnsanı değerlendiren, insanı yücelten her şey, âyet–i kerimede geçen
bu üfleme ile oldu. İnsan çok ama çok kıymetli ve değerli bir
varlıktır. İnsan bu değerinin farkına varmalı ve ona göre hareket
etmelidir. Fakat insan bu değeri bilmez ve aksine hareket ederse,
alçak şeylere tenezzül ederse o zaman değerini kaybeder.
"Sen kendini bilirsen, Rabbini bilirsin."
İnsan kendindeki değeri keşfedip, Rabbini bilmeye çalışacağı yerde,
bir leş hükmünde olan dünyanın peşine düşmüş, ona bakıyor.
Bu durumu daha iyi anlamak için şöyle bir olay anlatılır:
Vaktin birinde zengin bir adamın tek oğlu varmış. Oğlunu
evlendirirken içkili, çalgılı bir düğün yapmış. Düğünde herkes
içtiği gibi, evlenecek olan çocuk da çok içmiş, ayakta duramayacak
derecede sarhoş olmuş. Herkes çekilip gidince, evlenen çocuk da
evine gitmiş. O kadar sarhoş olmuş ki, hanımının odasına gideceği
yerde evin kapısını açmış ve dışarı çıkmış. O kadar sarhoşmuş ki,
sokakta yürümüş ve bir çöplükle karşılaşmış ve orayı odası
zannederek, yatıp uzanmış. Yanında bulunan bir karaltıyı gelin
sanarak sızmış.
Sabah olup da çocuk kendine geldiğinde bir de ne görsün! Çöplükte
bir eşek leşinin yanında uzanmış yatıyor…
Bu olaydan alacağımız ders şudur ki, dünya sevgisine tutulan insan,
çürümüş eşeğin yanında yatan damat gibidir. Sarhoş olan damat,
yaptığının farkında değildi. Ne zaman ki, sarhoşluktan ayıldı,
gerçekle yüz yüze geldi. İnsana da ölüm gelip çattığında bu
hakikatle karşı karşıya kalacak.
Mevlâ'mız ölüm gelmeden hakikati görenlerden eylesin bizleri.
GERİYE |
|