|
Mahmut Ustaosmanoğlu şeyh değil
imam oldu
Mahmud Hocaefendi, vaazlarında Allah'ın rızasına uygun yaşamayı tavsiye
ederken kendisini bir “tekkenin şeyhi” değil, daima “İsmailağa Camii
İmam-Hatibi” olarak sundu.

İSMAİLAĞA CEMAATİ - KAMİL ŞENOCAK
Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi'nin üstadı olan Ali Haydar Efendi'nin
ömrünün son on yılında en fazla düşündüğü mesele, İsmet Efendi
Tekkesi'nin geleceği olduğu sevenleri tarafından dillendiriliyor. Yine
Ali Haydar Efendi, derin düşüncelere daldığı bir gün rüyasında şeyhi Ali
Rıza Bezzaz Efendi'yi görmüştü. Rivayetlere göre, Ali Rıza Bezzaz
Efendi, kendisine o ana kadar hiç görmediği ve tanımadığı bir genci
göstererek "Bu bizimdir! Bunu teslim al!" dedi. O genç, Mahmud
Ustaosmanoğlu Hocaefendi'den başkası değildi. Ali Haydar Efendi bunun
üzerine hasta olmasına rağmen Bandırma'ya gitti ve Ali Rıza Bezzaz
Efendi'nin kabrini ziyaret etti. Cuma namazını Haydar Çavuş Camii'nde
kıldı. Bu cami, İsmet Efendi Tekkesi'nin geleceğinin de şekillendiği
mekan oldu. Çünkü aynı dönemde Bandırma'da askerlik yapan Mahmud
Ustaosmanoğlu Hocaefendi de cuma namazı için camideydi. Çıkarken Ali
Haydar Efendi'yi gören Mahmud Hocaefendi, buluşmalarını şöyle anlatıyor:
"Cuma namazını kıldım, camiden çıkarken sağ tarafta Ali Haydar Efendi'yi
gördüm. Bana padişah gibi heybetli göründü. İmama kim olduğunu sordum,
Ali Haydar Efendi dedi. Onunla görüşmek istediğimi söyleyince İmam
"Yarın Eskici Abdullah Efendi'nin evinde olacak oraya gel" dedi. Sabah
Abdullah Efendi'nin evine gittim, kendileri oradaydı. İlk görüşmemiz o
zaman gerçekleşti."
'AYRILMAK İSTEMEDİM'
Bu görüşmeden birkaç ay sonra bölükte dağıtım yapıldı ve Ustaosmanoğlu,
İstanbul Selimiye Kışlası'na sevk edildi. Çeşitli birliklerde görev
yaptıktan sonra 1954 yılında Davutpaşa kışlasında askerlik vazifesine
devam ederken, İstanbul'da kaldığı süre zarfında çarşı izinlerini İsmet
Efendi Tekkesi'nde Ali Haydar Efendi'nin yanında geçirdi. Askerlikten
sonra Of'a dönen Mahmud Hocaefendi, üst üste yazdığı mektuplarında
kendisine "Dost bahşişi Yusufum!" diye hitap eden Ali Haydar Efendi
tarafından İstanbul'a davet edildi. Yeniden İstanbul'a gelen Hocaefendi,
1954'te Ali Haydar Efendi'nin isteği üzerine İsmet Efendi Tekkesi ile
aynı sokaktaki İsmailağa Camii'nde imam-hatip olarak vazifeye başladı.
Ali Haydar Efendi 1960 yılında ahirete irtihal edince ilim ve irşad
bayrağını Mahmud Hocaefendi taşımaya başladı .

BATIN VE ZAHİRİ BİLİYOR
Ustaosmanoğlu Hocaefendi'nin hayatını bilmek, İsmailağa'nın bugününü
anlamak için de bir anahtar anlamında. 1929'da Of'ta dünyaya gelen
Hocaefendi, Zehra Hanım'la evlendi ve Ahmed Abdullah, Fatıma isimli üç
çocuk sahibi oldu. Babası Ali Efendi'nin nezaretinde, annesi Fatıma
Hanım'ın hocalığında küçük yaşlarda hafız oldu. Tahsil hayatında Mehmed
Rüştü Aşıkkutlu, Çalekli Dursun Efendi ve Ali Haydar Efendi üstadları
çok etkili oldu. Of ve Kayseri'de ilim adamlarından Arapça ve Farsça
öğrenen Mahmud Efendi, Of'a döndükten sonra Osmanlı medreselerinde takip
edilen sarf, nahv, usul-u fıkıh, usul-u hadis, tefsir, kelam, mantık,
siyer gibi kitapları okudu. Aşıkkutlu'nun yanında Kur'anı Kerim kıraatı,
Ali Haydar Efendi'den de tasavvuf dersleri aldı.
Vaaz ve derslerinde ne anlatıyor?
Mahmud Hocaefendi gerek İstanbul Sultan Selim Camii'nde gerekse de
Anadolu'daki muhtelif meclislerde yaptığı sohbetleri ise şöyle
gerçekleştiriyor: Sohbet meclisinde hazır bulunan bir Hocaefendi
Kur'an-ı Kerim'den bir aşır okuyor. Mahmud Efendi de okunan ayetleri
tefsir ediyor ve ardından İmam Rabbani'nin "Mektubat"ından her hangi bir
mektubu okutarak onu tercüme ediyor ve açıklamasını yapıyor. Risale-i
Kudsiyye'den okunan bir dörtlüğün açıklamasını yaparak sohbeti
noktalıyor. Vaazlarının kayda alınmasına sıcak bakmayan Mahmud
Hocaefendi, uzun yıllar vaazlarında mikrofon kullanmadı. Önde olmaktan
rahatsızlık duyduğunu ise bir çok kez tavır ve sözleriyle belli etti.
Mürşidin insanların içinde kaybolan kişi olması gerektiğini ifade eden
Hocaefendi, her zaman söyleneni daha öne çıkarırken söyleyenin ise
geride kalmasını tercih etti.

Çocuklara bile saygılı
Hocaefendi, irşat faaliyetlerine ilk olarak Of'un Yaranoz-Kavakpınar
köyünde başladı. Dursun Efendi'de okurken söz konusu köyde imamlık
yaptı. İmamlığı esnasında çok sayıda talebe yetiştirdi. Yaşı 15-16'larda
olmasına rağmen yaşantısıyla köylü üzerinde derin tesirler bıraktı.
Kavakpınar sakinleri köylerinde imamlık yapan Mahmud Efendi ile alakalı
şunları söylüyor: "O, köyümüze geldiğinde henüz çok gençti. Fakat
hareketleriyle olgun bir insandan daha kamil görünürdü. Yürüdüğü sokakta
oyun oynayan çocuklar kendisini gördüklerinde oyunlarını bozmasınlar
diye yolunu değiştirmesi, imamlıktan dolayı ücret almaması gibi
hareketleri ile kısa zamanda gönüllerde taht kurdu."
SUFİLİK FITRATINDA VAR
Mahmud Hocaefendi, çocuk sayılacak yaşlardan itibaren kamil bir rehber
arayışına girmişti. O yıllarda içinde bulunduğu ruh halini anlattığı
çeşitli eserlerde şöyle diyor: "Çocukken geceleri başımı yastığa
koyduğumda kendi kendime şöyle seslenirdim: Dünyanın bir ucunda
kamil-mükemmel bir mürşid olsa yalın ayak, aç ve susuz olsam hemen yola
koyulur o mürşidi bulurum." Mahmud Hocaefendi, bu arayışların
neticesinde ilk olarak Of'ta Mapsinolu Ahmed Efendi olarak bilinen
yörenin meşhur Nakşibendi büyüğüne bağlandı. Askerde Ali Haydar Efendi
ile tanışınca ona intisap etti. Mahmud Hocaefendi, askerden sonra
üstadının irfan meclislerine daha fazla katılma imkanı buldu. İlerleyen
yıllarda ise yanı başından hiç ayrılmadı. Bu birliktelikle alakalı Ali
Haydar Efendi'nin küçük oğlu şunları söylüyor: "Babam, Mahmud Hocaefendi
ile kuşluk vaktinden sonra baş başa kalır, uzun uzun sohbetler yapardı.
Babam derdi ki: 'Oğlum! Görüyorsun ki bende olan her şeyi ona
aktarıyorum. Fakat onu müşahede altında tutabilmem için bunu tedricen
yapıyorum. Zira manevi aleme ait malumatın birden kazanılmasına hiçbir
akıl tahammül edemez." Ali Haydar Efendi, tasavvuf literatürüne ait
zengin birikimini Mahmud Hocaefendi'ye aktardı. Ona Mesnevi, Mektubat-ı
Rabbani, Reşahat, Risale-i Kudsiyye gibi sufi eserlerin tasavvuf
disiplini içerisinde ne anlam ifade ettiklerini de öğretti.
Literatür içerisinde Mektubat'ın yerini belirlerken şöyle derdi:
"Evladım Mahmud! Mektubat o kadar büyük bir kitaptır ki, Reşahat ona
ancak elif-ba olabilir."
Sufi geleneği devam ettirdi
Ali Haydar Efendi vefatından kısa bir süre önce Ustaosmanoğlu'nu
huzuruna alıp emaneti kendisine bıraktığını ifade ederken, bağlılarına
hitaben yaptığı "Mahmud'un elinden tutan benim elimden tutmuş olur"
şeklindeki konuşma da İsmet Efendi Tekkesi'nin sürdürdüğü ilim ve irşad
geleneğinin yeni temsilcisinin Mahmud Hocaefendi olacağını haber
veriyordu. İlk buluşmalarında başlayan muhabbetin hep artarak devam
ettiğini anlatan Mahmud Hocaefendi, Ali Haydar Efendi ile görüşünceye
kadar "soru sorarlar" endişesiyle tasavvuf büyükleriyle görüşmekten
imtina ettiğini, fakat Ali Haydar Efendi'nin kendisini etkilemesi
nedeniyle huzurundan hiç ayrılmak istemediğini kaydediyor. Hocaefendi,
devraldığı sufi geleneğe sıkı sıkıya bağlı kaldı. Bahauddin Nakşibend ve
diğer Nakşi büyüklerinin silsile halinde süre gelen tavsiyelerini olduğu
gibi yerine getirdi.
17.09.2006
GERİYE |