BİR BARIŞ ŞARKISI

F.P.R.
için

Dedenin başka dedelerden çaldığı
o çiçekli California' nın portakal ağaçları altında
düşlemiştin belki bir zamanlar
başkanı olmayı ulusunun,
onurlu bir yurttaş olmayı ya da.
Dedenin dedesi İtalya' dan
bir düş yüzünden kaçmıştı belki,
bir ev, bir yuva ve yeni umutlar kurmuştu
yeni bir ülkede, Kuzey Amerika' da.

(Varsayım olabilir bunlar,
ama sayfalarını okumaya çalışıyorum tarihinin,
düşlerin gerçekleşmeyecek,
o ülke mezarını kazdı çünkü
portakal ağaçlarının çok uzaklarında.)

Bilmiyordun belki de
nerede olduğunu Vietnam' ın,
şimdi her öldüğün yerin,
yarıda kalmış çocukluğun orada yitirdi
sağduyu adına ne varsa,
-bilmiyorum neden, sen de bilmiyorsun-
orada sarıldın sahici bir silaha,
gölgelerle, ağaçlarla savaşıyorsun,
yollar, kayalar, taşlar ve rüzgar
ve tüten dumanı kendi ateşinin
ve senin olmayan bir ormanın sessizliği,
su, sıcak, yağmur ve kurşunlar,
kendi getirdiğin kurşunlar senin karşında şimdi.

Olamaz sanmıştın bütün bunlar,
düş görmüyordun oysa,
içinde bir şeyler kırılmıştı
bir şeyler kırmıştı dallarını
dedenin diktiği portakal ağaçlarının,
orada olmak isterdin, uzaklarda,
bir barış şarkısının gölgesinde,
ama o şarkı kesildi şimdi,
gelip yıktılar evlerini, yuvalarını, yeni umutlarını
Vietnam adı verilen ülkenin,
bu adı hiç duymamıştın belki
seni yolladıkları o acı güne kadar
dostlarında birlikte, hiç bir şey söylemeden,
açıklamadan nedenlerini;
yolladığın o topraklardasın yine
ölüyorsun, ölüyorsun, her gün ölüyorsun
kendi getirdiğin silahların altında.

D. Fernandez CHERICIAN (Küba, 1940)
Çeviren : Ülkü Tamer





KARDA AYAK İZLERİ VAR

Karda ayak izleri var
Vurulup düştükleri yere kadar
Yüzleri tanınmayacak bir halde
Olduğu yerde kalmış cesetleri

Onlar için hatıra yok
Saat durmuş
Onlar için değil
yıldızlar ve bu gece
Onlar için değil gelen güneş
artık onların yok
Uzak şehirlerde
sevdikleri

Artık hepsi bitti
Açlık, susuzluk ve kin
Ne matra ne ekmek torbası lazım
Ne silah
Elbise ve düşen şapka da lüzumsuz
Artık üşümezler ki

En güzel ocak ateşeri
Artık ısıtamaz ellerini
İsimlerini en yakın tanıdık
Söylese işitemezler
Kurt mu, dost mu, düşman mı?
Bilmeyecekler başuçlarına geleni

Artık ne tren, ne gemi
Onları getirmez bir daha

Necati CUMALI




MUHAREBE GÖRMÜŞ BİR ADAM ANLATIYOR


Muharebede ne ölüm korkusu gelir
İnsanın aklına
Ne, evi barkı düşünürsün
Gezin üst kenarın ortasından
Arpacığın tepesinden
Beğendiğin yerini seçersin hedefin
Tetiği elin titremeden çekersin

Artık karşındaki sana benzemez
O da küçük bir dükkân işletir memleketinde
O da karısını sever
Onun da senin gibi
Küçük bir çocuğu var
Aklına bile gelmez
Artık senin yaşaman için
Onun ölmesi lâzımdır.


NECATİ CUMALI





ASKER

Uykusuz geceler bunlar
dağ başlarında, nöbette.
Uzakta, çok uzakta,
tek tük ışıklarını seçtiğin şehir
sokaklarında kısık sesle
şarkılar söylediğin.

Cevat ÇAPAN (1933)




GAZİ

Gövdesi çelik, yüzü çocuksu
yiğitlik ve sevinç doluydu
aç kurtlar gibi saldıran düşmanı
öldürmek için yola koyuldu.
Altı azizler gibi parladı askerde
alçakgönüllü her yana koştu
birinci atıldı savaşa
sonuncu bıraktı.

Arkadaşları yaydı ününü
dört yana
dağlar, ovalar
hep onu alkışladı.

Karanlık ve korku diyarında
yıllarca bir hayvan gibi
yaşayan bir kahraman
şimdi bir insan paçavrası,

Yüzü sapsarı
saçları omuzlarında
baktım
sanki bir zafer anıtı.
Çakılıp kalmış
yolun ortasında
sağ eli
koltuk değneğine dayalı.

İncil' den barış ve sevgi üstüne
bir söylev dinliyordu sırıtarak
el yerine
ceketinin boş kolunu sallayarak.

Markos ÇİRİMOKOS
(Yunanistan, 1872-1938)

Çeviren :Y. Boz / Refik Durbaş






YENİ ER

Savaş çıkmıştı
Orduya aldılar onu
Tüfek verdiler
Mermi verdiler
Süngü verdiler
Bomba verdiler
Gaz maskesi verdiler
Tanımadığı adını bilmediği
Bütün gereçleri verdiler
Dağ başında gözcüydü o
Aşağıda ırmak sanki bir gelin-
Sanki bir kuş - yeryüzünde akan bir kuş
Orman koyu yeşil - yeşil - açık yeşil
Sanki bilgeler arası çağsal toplantı
Ki mavi söylencelere benzemektedir
Yarısı görünen göl
İşte başaklar sallana sallana
Sürezi yenilemekte evrensel bir devinim
Hepsi bir severlik içinde sessiz
Ötelere ulaşmaktadırlar kendi varlıklarından
Baktı yeni er üstüne başına mırıldandı:
Peki niye
Bunca güzellklere karşı
Böylesine çirkin giyinmek



Fazıl Hüsnü DAĞLARCA



SAMİH RİFAT

GENÇLİK MARŞI (DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ)

Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Bu gök, deniz nerede var
Nerede bu dağlar taşlar
Bu ağaçlar güzel kuşlar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Dağlar taşlar güzel kuşlar
Ya bu insanlar insanlar
Güneş ufuktan bir gün doğar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Ali Ulvi ELÖVE


KURTULUŞ MARŞI

Gün doğdu hep uyandık
Siperlere dayandık
Bağımsızlık uğruna
Al kanlara boyandık

Yolumuz devrim yoludur
Gelin gardaşlar gelin
Yurdumuza yankee dolmuş
Vurun gardaşlar vurun



ANKARA MARŞI


Ankara, Ankara güzel Ankara,
Seni görmek ister her bahtı kara.
Senden yardım umar her düşen dara
Yetersin onlara güzel Ankara.

Burcuna göz diken dik başlar insin,
Türk gücü orada her zoru yensin,
Yoktan var edilmiş ilk şehir sensin,
Var olsun toprağın, taşın Ankara.


Beste: Halil Bediî YÖNETKEN

 


AKDENİZ KIYILARINDA


(Gelibolu Marşı)

Yaslı gittim, şen geldim;
Aç koynunu ben geldim.
Bana bir yudum su ver,
Çok uzak yoldan geldim.

Korkma açıl şen yurdum,
Dağlara ordu kurdum;
Açık denizlerine
Süngümle kilit vurdum.

Rüzgârlardan atım var,
Şimşekten kanadım var;
Göğsümde al yazılı
Gazilik beratım var!

Rüzgâr bana at oldu,
Şimşekler kanat oldu;
Eğilin gökler, dedim,
Bulutlar kat kat oldu.

Irmaklar gibi taştım,
Yalçın, kayalar aştım.
Hak'ka şükürler olsun
Geldim, sana ulaştım.

Varsın yansın ocağım,
Kuruldu al sancağım;
Bayrağımın altında
Ben hür yaşayacağım!

Deniz, deniz, Akdeniz,
Suları berrak deniz!
Karşıda yâr ağlıyor
Gideyim bırak deniz!

Açıldı "Kale" yolu,
Göründü Gelibolu;
Bırak deniz, gideyim,
Orası yasla dolu.

Yürü ey şanlı Gazi!
Kılıcı kanlı Gazi!
Seni Meriç bekliyor
Büyük ünvanlı Gazi!



ÖĞRETMEN MARŞI
Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yeryüzünde yoktur, olmaz Türk'e denk;
Korku bilmez soyumuz.
Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye andlar olsun.
Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda and içen genç arkadaş!;
Öğren öğret halka hakkı, gürle coş;
Durma durma koş!
Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye andlar olsun.
İsmail Hikmet ERTAYLAN

PLEVNE MARŞI


Tuna nehri akmam diyor
Etrafımı yıkmam diyor
Şanı büyük Osman Pasa
Plevne'den çıkmam diyor

Olur mu böyle olur mu
Evlât babayı vurur mu
Sizi millet hainleri
Bu dünya size kalır mı

Düşman Tuna'yı atladı
Karakolları yokladı
Osman Paşa'nın kolunda
Beşbin top birden patladı

Kılıcımı vurdum taşa
Tas yarıldı baştan başa
Askerinle binler yaşa.
Nâmı büyük Osman Paşa
 

SAVAŞTA ÖLENLER


Her yer tıklım tıklım ölü
Acı boğacak beni boğacak beni
Otlar yalnızlıktan kupkuru
Ama suçlu ben değilim ben değilim
Katillerle bir olmadım olmayacağım da
Özgür kalacağım işte böyle bir başıma
Ve insanoğluna bundan sonra da
Ne ölüm dokuncak ne dirim.



Paul ELUARD
Çeviren : A. Kadir / Asım Bezirci






HÜCUMDAN ÖNCE

Ölüme giderken şarkı söylenir,
Ama önce
ağlayabilirsiniz gönlünüzce,
Çünkü hücumdan önce o bekleyiş
en korkunç olayıdır savaşın.
Ve siyah bir tozla kirlenen
Bir maden gibidir kar
Patlayış!
ve bir dost öldü işte.
İşte beni görmeden geçti ölüm.
Ama şimdi sıra bende.
Benim, avcıların önündeki
tek av parçası şimdi.

Semyon GUDZENKO






BOLİVYALI KÜÇÜK ASKER

Bolivyalı küçük asker,
Bolivyalı küçük asker,
sırtında tüfeğin, gidiyorsun
tüfeğin Amerikan malı
tüfeğin Amerikan malı
Bolivyalı küçük asker
tüfeğin Amerikan malı.
Sinyor Barrientos verdi onu sana
Bolivyalı küçük asker,
Mister Johnson' un armağanı
kardeşini vurman için
kardeşini vurman için
Bolivyalı küçük asker,
kardeşini vurman için
Kim bu ölü, bilmiyor musun
Bolivyalı küçük asker?
Bu ölü Che Guevara,
Arjantinliydi Kübalıydı
Arjantinliydi Kübalıydı
Bolivyalı küçük asker,
Arjantinliydi Kübalıydı.
En iyi dostundu senin,
Bolivyalı küçük asker,
yoksulların dostuydu
doğudan dağlara kadar
doğudan dağlara kadar
Bolivyalı küçük asker,
doğudan dağlara kadar.
Gitarım tepeden tırnağa
Bolivyalı küçük asker,
yas tutuyor, ağlamıyor
ağlamak insan işi
ağlamak insan işi
Bolivyalı küçük asker,
ağlamak insan işi.
Sırası değil ağlamanın
Bolivyalı küçük asker,
ele mendil yakışmaz mendil şimdi
ele tırpan yaraşır
ele tırpan yaraşır
Bolivyalı küçük asker,
ele tırpan yaraşır.
Para veriyorlar sana
Bolivyalı küçük asker,
alıp satıyorlar seni
bu iş zalimin işi
bu iş zalimin işi
Bolivyalı küçük asker,
bu iş zalimin işi
vakti geldi uyanmanın
Bolivyalı küçük asker,
dünya ayağa kalktı
erkenden doğdu güneş
erkenden doğdu güneş

Ölübu iş zalimin işime giderken şarkı söylenir,
Ama önce
ağlayabilirsiniz gönlünüzce,
Çünkü hücumdan önce o bekleyiş
en korkunç olayıdır savaşın.
Ve siyah bir tozla kirlenen
Bir maden gibidir kar
Patlayış!
ve bir dost öldü işte.
İşte beni görmeden geçti ölüm.
Ama şimdi sıra bende.
Benim, avcıların önündeki
tek av parçası şimdi.
Bin dokuz yüz kırk bir
lanetli yıl -
Siz, buzlar arasında sıkışıp kalan piyadeler!
Mayın üzerime
Bir mıknatıs gibi çekiyorum sanki.
Patlayış!
ve can çekişen subay.
Beni görmeden geçti ölüm gene.
Ama imkansız
artık beklemek.
Ve bizi siperlerden dışarı sürükleyen
Buzlu bir kindir
Deler süngüyle boyunları.
Kısa ve kesin bir savaş.
Ve sonra
yuvarladık buzlu votkayı ve işte bıçağımla
tırnaklarımın altında kuruyup kalmış
düşman kanını temizliyorum.

Semyon GUDZENKO ( Çeviren : Atilla Tokatlı
)








RÜZGARLARIM KONUŞUYOR
VII

Ben bir harp esiriydim
Bulutları seviyordum, hürriyeti seviyordum
İnsanları seviyordum, yaşamayı seviyordum
Bulutları gözlerimden boşalttılar bir gece.

Yalan söylemeyen bir dünyada.
Ben de yalan söyleyemem.
Ve ben şeffaf, tertemiz
Pırıl pırıl bağırıyorum:
Yetişir oltaya yem
Dile küfür olduğumuz,
Yetişir bozuk para gibi savrulduğumuz.

Gözlerim var, görüyorum:
Yarı çıplak, çırılçıplak
Ölülerle dolu toprak
Ölüler sarmaş dolaş
Ölüler sivil, asker, ihtiyar
Ölüler buram buram
Nefret kokuyor

Ve dilim var, söylüyorum:
Benim de altçenemi
Gözlerimi alacaklar belki de
Yaşamak ve hürriyet istedim diye
Ve belki de bir sabah
Gün doğmadan az önce
Heykelim dikilecek
Bir darağacına.



Cahit IRGAT



DÜŞMAN YAKMIŞTI EVCEĞİZİNİ

Düşman yakmıştı evceğizini
Yok etmişti kimi var kimi yoksa.
Nereye gitsindi şimdi asker
Kime anlatsındı kederini.

Yürüdü asker, acılar içinde,
Köyün bitimindeki mezarlığa.
Üstünü ot bürümüş bir tümsek
Bekliyordu onu orda.

Durdu asker, sanki bir yumruk-
Tıkamıştı boğazını.
Dedi ki: "Geldim, bak, Proskovya
Karşıla kahraman kocanı.

Büyük bir sofra donat hemen
Konuklarla dolsun evimiz.
Böyle bir günde eğenmeyip
Ne zaman eğleneceğiz?..."

Yanıt veren olmadı askere
Ne de bir karşılayanı...
Sıcak yaz rüzgarı sadece
Sallıyordu tümseğin üstündeki otları...

Mihail İSAKOVSKİ (Rusya, 1920)





CAMICHI

Giyotinle ölüm cezası bugün,
Kırallar hariç, istenmiyor.
Bu satırları yazan sana
Ölümüm çarmıhta olsun diyor.
Kanıma banıp yazıyorum:

Ündü, şuydu buydu, boş hepsi,
Tanrı da duysa kınardı sizi.
Bir yerde ipe çektirin kendinizi.
İple gecenin barınağı
Sizin için biçilmiş kaftan.

Ormanın kıyısında yüksükotları şaşkın,
Sarsınlar isterdim etrafını mezarımın.
Bir dal kopar da kaynat iç bu ottan
Kurtulursun o ağrılarından.

Bana bir parça iyi bir mermer verin
Üstüne adımı altın harflerle yazın,
Rastgele bir ağacın yanına dikin
Ölüm tarihimi koymayı unutmayın.

Askerliğe alışamadım gitti,
Yarı demir yarı pamuk ipliği
Ama dosta canımı vermeyi bildim
Yasaklarına karşı kilisenin.

Bu çilek kokuları nerden geliyor?
Koruyucu-yargıçlar, kıral içiyor, diyorlar
Ben, Bourtibourg vursunlar beni istiyorum
Durun! Ben çarmıhta ölmek istiyorum.

Ben aşkımı işte kağıda döktüm
Benim de kısmetim bu yeryüzünde!
O kutsal-ruh olsaydı bende de
Ölümümden başka bir şey istemezdim
Onun ışığı yanıp dururken böyle.


Max JACOB (Fransa, 1876 - 1944)
Çeviren : İlhan Berk



NÖBETTE
Bir kurtuluş savaşını anarak

Gece saat on.
Nöbetteyim.
Toprağın üstünde geceyi
kara bir kabuk gibi hissetmedeyim.
Ve kuşlar kadar hafif vücudum,
içerim rahat.
Yorgun bir asker gibi serildi uykuya hayat.

Gece saat on.
Nöbetteyim.
Ne olur uzatsalar nöbetimi aylarca!
Böyle ta barışa kadar,
ihtiyar anacığımı düşünmeden,
memleketimin türkülerini söylesem
içimden!

1940, Diyarbakır



MAHKUMLAR


Ekseriya sabaha karşı
Kurşuna dizilir mahkumlar
Bir sünger taşına döner
Anne sütünden yapılan heykel

Bari şu trampetler çalmasa,
İnsan gürültüye gitmese!..



Orhon Murat ARIBURNU


HARP İÇİNDE

Babalar evlerine mahçup döndü her akşam
Harp içinde.
Anaların sütü kesildi,
Çocuklar ağladı,
Erkekler askere gitti.
Kadınlar bir deri bir kemik.
Harp içinde kızlar sarardı.

Savaşanlardansa
Ancak bir hatıra kaldı.



Cahit KÜLEBİ





İMZASIZ MEKTUP

Anasına yazdığı
mektubu buldular
askerin alnında,
bitiremeden daha
kapmıştı rüzgar.
Şaşırdılar hangisine vereceklerini
bekleyen bunca ananın
imzasızdı çünkü.

Kostas PİGADİOTİS(Yunanistan,1915)
Çeviren:Marianna Yerasimos/Kemal Özer






MEHTER MARŞI


Gafil ne bilir neşe-i pür şevk-i vegay-ı
Meydan-ı celâdetteki enver-i sefayı
Meydan-i gazâ aşk ile tekbirler alınca
Titrettiğinde rûy-i zemin arş-i semâyı

Allah yoluna cenk edelim, şan alalım şan
Kur'an'da zafer vâdediyor Hazret-i Yezdân
Farz eyledi Halak-u cihan harb-i cihâdı
Hep cenk ile yükselmede ecdadımın adı

Dünyaları feht eyleyen ecdadımız elhak
Âdil idi hıfz eyler idi hakkı ıbâdı
Allah yolunda cenk edelim, şan alalım şan
Kur'an'da zafer vâdediyor Hazret-i Yezdân



ORDU MARŞI


Ceddin deden, neslin baban
Hep kahraman Türk Milleti
Orduların pek çok zaman
Vermiştiler dünyaya şan

Türk Millet Türk Milleti!
Aşk ile sev milliyeti
Kahret vatan düşmanını
Çeksin o mel'un o zilleti.