NAZIM HİKMET RAN ŞİİRLERİ

19 Yaşım

Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım 
19 yaşım 
Sana anam gibi hürmet ediyorum 
edeceğim 
Senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum 
gideceğim 
Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım 
19 yaşım 
* 
Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım 
Oturuyor 19 yaşım 
yatağımın başucunda 
ellerimin avucunda 
bana diyor ki; 
-- kafamızda getirelim geri 
o delikanlı günleri cancazım, 
o dehşetli güzel günleri... 
* 
Köpüklü şahlanışların dönüm yeri.. 
Dünyanın altıda biri; 
kan içinde doğuran ana.. 
İstasyondan istasyona 
yalınayak 
tankları kovalayarak 
açlıkla yarış... 
Şarkıların boyu kilometre 
ölümün boyu bir karış... 
* 
Kafkas; 
güneş 
Sibirya; 
kar 
Seslenebildiğiniz kadar ses- 
-lenin 
24 saatte 24 saat Lenin 
24 saat Marks 
24 saat Engels 
Yüz dirhem kara ekmek, 
20 ton kitap 
ve 20 dakika şey! .. 
* 
Ne günlerdi heheheeey 
onlar ne günlerdi ahbap! ! .. 
Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım 
Duruyor karanlıkta 19 yaşım 
Lambayı yakıyorum 
ona hayretle 
muhabbetle 
hürmetle 
ve daha bilmem neyle bakıyorum 
bakışıyoruz 
* 
Yılların arkasında çırptı kanadını 
'Strasroy Ploşaat' ın saat kulesi 
Yaşıyor herhangi bir 24 saatini 
Vatandaş kavgasının darülfünun talebesi; 
Balık çorbası, tüfek talimi, tiyatro, balet 
KİTAP.. 
Patetes kamyonu başında süngü tak bekle nöbet 
KİTAP... KİTAP... 
Madde, şuur, istismar, fazla kıymet 
KİTAP... KİTAP... KİTAP... 
Manikür; 
hayır, 
Diş fırçası; 
evet. 
KİTAP... KİTAP... KİTAP... 
Bu ne 24 saat 
bu ne 24 saattir ahbap! ! 
* 
Aşk; 
yoldaş, 
Profesör; 
yoldaş, 
Zenci; 
coni, 
Alman; 
Telman, 
Çinli; 
Li 
Ve 19 yaşım 
yoldaş da yoldaş, yoldaş da yoldaş, 
yoldaşım... 
Yılların arkasında yuvarlanıyor başım 
başım yuvarlanıyor 
Uzun saçlarından tutuştu yıllar 
yıllar yanıyor 
yanıyor da yanıyor... 
* 
Oku 
Yaz 
Boz 
Bağır 
Çağır! 
Bütün kuvvetinle nefes al... 
KaFanda, kalbinde 
etinde 
iskeletinde ihtilal... 
İhtilal; 
gündüz-gece 
Gece ormanda çam dalları yakarak, 
bembeyaz 
yusyuvarlak aya bakarak, 
hep bir ağızdan şarkılar söyleniyor.. 
Ve bu anda 
kuvvetli dinç 
bir ağrıdan gelen deli bir sevinç 
sıçrar atlar köpüklenir çatlar 
kafanda... 
* 
Haaayydaa, 
beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan 
bir kızıl süvarisin, 
bir kızıl süvariyim, 
bir kızıl süvariyiz, 
bir kızıl, , , , , 
Geçti üç yıl 
Ey benim 19 yaşım, 
Ormanda çam dalları yaktığımız 
hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek aya baktığımız 
gecelerin üstünden........ 
Ben yine söylüyorum aynı şarkıları 
Döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa, 
ben kattım önüme rüzgarı... 
Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin, 
gözüme bakabilir 
elimi sıkabilirsin... 
Ve sen ki... 
Sen, 
BENİM İLK ÇOCUĞUM, İLK HOCAM, İLK YOLDAŞIM 
19 YAŞIM 


 

Aldığım Bir Mektup (Yeni)

1337 Mart Ankara

Dün gece mektup aldım bir felakete dair

Siyah satırlarında şöyle yazılı:

"Şair!

Bilmiyoruz nereden başlamalı biz söze

Kara bir hançer gibi zavallı gönlümüze

Saplanan son acıyı sen de duyuyor musun?

Yoksa hülyalarınla hálá uyuyor musun?

Boşluklara atılan ruhumuza bu bir sır:

Bilmiyoruz gönüller bu kadar yakın mıdır?

Dileriz derdimizi avutmasın seneler

Bize son vazifeni yapmış olursun eğer

Zavallı gönlümüzde bu derin mátemi sen

Rüba Beyin sesiyle ebedileştirirsen...

Ah bir hale düştük ki duysa káinat ağlar

Hem bir kardeş kaybettik, hem çok sevgili bir yár

Biz gurbette ağlarken o da gurbette öldü

Biz gurbete gömüldük, o toprağa gömüldü...

Şimdi o uzaklarda, çok uzaklarda bizden!

Hayaline ağlayan yorgun gözlerimizden

Yüzü rüyalardaki yüzler gibi kayboldu.

Zaten o bir çiçekti bir çiçek gibi soldu

Bir bahçeye gitti ki açılmaz çiçekleri

Kahpe felek kendini bildiği günden beri

Gökler zulümleriyle bu kadar alçalmadı.

Artık güzelliklere imanımız kalmadı.

Hiçbir ümidimiz yok hiçbir gayemiz de

Şair? Fani neşeyi artık arama bizde

Şimdi biz bir hayale ağlarız için için

Tesellisi olmayan gönüllerimiz için

Sade ona kavuşmak tesellidir diyoruz

Ona kavuşmak için ölümü bekliyoruz


 

23 Sentlik Asker

23 Sentlik asker 
Mister Dalles, 
sizden saklamak olmaz, 
hayat pahalı biraz bizim memlekette. 
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, 
koyun eti, 
Ankara'da 23 sente, 

yahut iki kilo kuru soğan, 
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek, 
elli santim kefen bezi yahut, 
yahut da bir aylığına 
yirmi yaşlarında bir tane insan. 

erkek, 
ağzı burnu, eli ayağı yerinde, 
üniforması, otomatiği üzerinde, 
yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır, 
belki tavşan gibi korkak, 
belki toprak gibi akıllı 
belki gençlik gibi cesur, 
belki su gibi kurnaz 
(her kaba uymak meselesi) , 
belki ömründe ilk defa denizi görecek, 
belki ava meraklı, belki sevdalıdır. 
Yahut da aynı hesapla Mister Dalles 
(tanesi 23 sentten yani) 
satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden 
İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına, 
seksen beş onda altısını yahut 
bir çift iskarpin parasına. 
Yalnız bir mesele var Mister Dalles, 
herhalde bunu sizden gizlediler: 
Size tanesini 23 sente sattıkları asker 
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de, 
mevcuttu otomatiksiz filan, 
mevcuttu sadece insan olarak 
mevcuttu, tuhafınıza gidecek, 
mevcuttu hem de çoktan mı çoktan, 
daha sizin devletinizin adı bile konmadan. 
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu, 
mesela, Mister Dalles, 
yeller eserken yerinde sizin New-York'un, 
kurşun kubbeler kurdu o 
gökkubbe gibi yüksek, 
haşmetli, derin. 
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek. 
Halı dokur gibi yonttu mermeri, 
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına 
ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri. 
Dahası var Mister Dalles, 
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz, 
zulüm gibi, 
hürriyet gibi, 
kardeşlik gibi sözlerin, 
dövüştü zulme karşı o, 
ve istiklal ve hürriyet uğruna 
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek, 
ve yarin yanağından gayrı her yerde, 
her şeyde, 
hep beraber, 
diyebilmek için, 
yürüdü peşince Bedreddin'in 
O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir. 
kaya gibi yumruğunun son ustalığı: 
922 yılı 9 eylülüdür. 
Dedim ya Mister Dalles, , 
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler. 
ucuzdur vardır illeti. 
Hani şaşmayın, 
yarın çok pahalıya mal olursa size, 
bu 23 sentlik asker, 
yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim, 
her millet gibi büyük Türk milleti. 
(1953)


 

8 eylül 1960

 
Durup dururken içimde bir şeyler kopup tıkıyor boğazımı
durup dururken sıçrayıp kalkıyorum yarıda birakıp yazımı
durup dururken rüya görüyorum bir otelde,holde,ayakta
durup dururken çarpıyor alnıma kaldırımdaki ağaç
durup dururken bir kurt uluyor aya karşı,bahtsız öfkeli,aç
durup dururken yıldızlar inip sallanıyor bir bahçede,salıncakta
durup dururken mezardaki halim geçiyor aklımdan
durup dururken kafamda güneşli bir duman
durup dururken hiç bitmeyecekmiş gibi bağlanıyorum başladığım güne
ve her seferinde sen çıkıyorsun suyun yüzüne...


Af
Bin bir gece kitabını bıraktım.
Bir cıgara yaktım.
Bıktım
demirlerin arasından:
Sihirli bir ayna gibi ışıldamakta
yıldızların
her bir tanesi.

Gece.
Bursa mahpushanesi..
Kuş uçmaz kervan geçmez
karanlık bir gölün
dalgalandı suyu.
Heyecanda, alt
kat
«Birinci Cinayet» malta boyu;
sivri siyah
külâhlılar
heyecanda.
Dudaklar bembeyaz
alınlar kırışık.
Bir duvar çatlağından
sızdı bir damla ışık.
Körlerin şehri
homurtularla ileri!
Körler
karanlıklarındaki rüyaya gidiyorlar!
«Af var!»
diyorlar,
«Çıkacağız
şapkayı yana
yıkacağız.
Toprak
güneş
kadın
hava..
Vapura bin, tirene bin
bin tramvaya!
Kelepçesiz
jandarmasız
tek başına
yapayalnız
gezin
dolaş!
Ormanda yat, dağları aş!
Dolaş, dolaşabildiğin kadar!»

Heyecanda sivri siyah külâhlılar!

Hapislik olmuyor dalga geçmeden…
Halbuki ben....
Baktım ki, elimde bitmiş cıgaram
bîr nefes içmeden.


Akşam Gezintisi

Hapisten çıkmışın
Çıkar çıkmaz da
Gebe koymuşun karını
Takmışın koluna
Geziyorsun akşamüstü mahallede
Karnı burnunda hatunun
Nazlı nazlı taşıyor mukaddes yükünü
Sen saygılı ve kibirlisin
Hava serin
Üşümüş bebek elleri gibi bir serinlik
Avuçlarına alıp onu ısıtasın gelir
Mahallenin kedileri kasabın kapısında
Ve üst katta kıvırcık karısı
Yerleştirmiş pencerenin pervazına memelerini
Akşamı seyrediyor
Alaca aydınlık tertemiz gökyüzü
Duruyor ortada Çobanyıldızı
Bir bardak su gibi pırıl pırıl
Bu yıl uzunca sürdü pastırma yazı
Dut ağaçları sarardıysa da
İncirler hâlâ yeşil
Mürettip Refik’le Sütçü Yorgi’nin
Ortanca kızı çıkmışlar akşam piyasasına
Parmakları birbirine dolanmış
Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış
Affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
Fakat seviyor seni çünkü sen de
Affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına
Mahallenin veremlileri
Yataklara düşenler
Bakıyor camların arkasından
Çamaşırcı Huriye’nin işsiz oğlu
Omuzlarında keder kahveye gidiyor
Ajans haberlerini okuyor
Radyosu Rahmi Beylerin
Uzak Asya’da bir memleket
Sarı ay yüzlü insanlar
Beyaz bir ejderha ile dövüşmekteler
Oraya gönderildi seninkilerden
Dört bin beş yüz tane Memet
Kardeşlerini katletmeye
Kızarıyor yüzün öfkeden ve utançtan
Ve umumiyetle filan değil sırf sana ait
Ve eli kolu bağlı bir hüzün
Karını arkadan itip yere
Yuvarlamışlar da
Düşürmüş gibi çocuğunu
Yahut gene hapisteymişin de karakolda
Gene dövülüyormuş gibi
Köylü jandarmalara köylüler
Ansızın bastırdı gece
Bitti akşam gezintisi
Bir polis jipi saptı sizin sokağa
Karın fısıldadı
Bizim eve mi? 


 

Arhaveli İsmail’in Hikayesi

Ateşi ve ihaneti gördük. 
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. 
Akhisar, Karacabey, 
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu, 
                          çarpışarak çekildik... 
920'nin 
           29 Ağustos'u : 
                           Uşak düştü. 
Yaralı 
        ve dehşetli kızgın 
                      fakat toprağımızdan emin, 
                                         Dumlupınar sırtlarındayız. 
Nazilli düştü. 
Ateşi ve ihaneti gördük. 
Dayandık 
            dayanmaktayız. 
1920 Şubat, Nisan, Mayıs, 
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı : 
İçimizde Hilâfet Ordusu, 
                        Anzavur isyanları. 
Ve aynı sıradan, 
3 Ekim Konya. 
Sabah. 
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş 
                                                      girdi şehre. 
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. 
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp 
                                   ölümlerine giderken 
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler. 
Ve 29 Aralık Kütahya : 
4 top 
    ve 1800 atlı bir ihanet 
                            yani Çerkez Ethem, 
bir gece vakti 
kilim ve halı yüklü katırları, 
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp 
                                           düşmana geçti. 
Yürekleri karanlık, 
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü, 
atları ve kendileri semizdiler... 
Ateşi ve ihaneti gördük. 
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil. 
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil, 
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle, 
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. 
Beygirler çirkindiler, 
                            bakımsızdılar, 
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. 
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden 
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. 
İnsanlar uzun asker kaputluydu, 
                                      yalnayaktı insanlar. 
İnsanların başında kalpak, 
                                      yüreklerinde keder, 
                    yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. 
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler. 
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla 
                   köy odalarında unutulmuştular. 
Ve orda sargı, 
                    deri 
                         ve asker postalları halinde 
                         yan yana, sırtüstü yatıyorlardı. 
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden 
                                                         eğrilip bükülmüştü 
ve avuçlarında toprak ve kan vardı. 
Ve asker kaçakları, 
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla 
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. 
Acıkmıştılar, 
merhametsizdiler, 
bedbahttılar. 
Şosenin ıssız beyazlığına inip 
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor 
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için 
                                    deviriyorlardı uçurumlara : 
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları. 
Ve çok uzak, 
                çok uzaklardaki İstanbul limanında, 
gecenin bu geç vakitlerinde, 
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : 
                                                hürriyet ve ümit, 
                                                su ve rüzgârdılar. 
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. 
Tekneleri kestane ağacındandı, 
üç tondan on tona kadardılar 
ve lâkin yelkenlerinin altında 
                             fındık ve tütün getirip 
                                   şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. 
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı. 
Şimdi, denizde bir insan sesinin 
                   ve demirli şileplerin kederlerini 
ve Kabataş açıklarında sallanan 
                            saman kayıklarının fenerlerini 
                                                    peşlerinde bırakıp 
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp 
                                                küçük, 
                                                          kurnaz 
                                                                    ve mağrur 
                                                  gidiyorlardı Karadeniz'e. 
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki 
bunlar 
uzun eğri burunlu 
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki 
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin 
                                                zaferi için 
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin 
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler... 
Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan 
                                                baltabaş gemi 
                                                İngiliz torpitosudur. 
Ve dalgaların üstünde sallanarak 
                                             alev alev 
                                                          yanan : 
                        Şaban Reisin beş tonluk takası. 
Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında, 
gecenin karanlığında, 
dalgalar minare boyundaydılar 
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. 
Rüzgar : 
        yıldız - poyraz. 
Esirlerini bordasına alıp 
                       kayboldu İngiliz torpitosu. 
Şaban Reisin teknesi 
                       ateşten diregiyle gömüldü suya. 
Arheveli İsmail 
              bu ölen teknedendi. 
Ve şimdi 
Kerempe Fenerinin açığında, 
batan teknenin kayığında 
emanetiyle tek başınadır, 
fakat yalnız değil : 
                    rüzgârın, 
                            bulutların 
                                  ve dalgaların kalabalığı, 
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu. 
Arheveli İsmail 
              kendi kendine sordu : 
«Emanetimizle varabilecek miyiz?» 
Kendine cevap verdi : 
«Varmamış olmaz.» 
Gece, Tophane rıhtımında 
Kamacı ustası Bekir Usta ona : 
«Evlâdım İsmail,» dedi, 
«hiç kimseye değil,» dedi, 
                        «bu, sana emanettir.» 
Ve Kerempe Fenerinde 
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde, 
İsmail, reisinden izin isteyip, 
                      «Şaban Reis,» deyip, 
                      «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip 
                                                  atladı takanın patalyasına, 
                                                                                 açıldı. 
«Allah büyük 
  ama kayık küçük» demiş Yahudi. 
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi, 
                                      bir sağnak daha, 
                                      peşinden üç-kardeşler. 
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer 
                                                alabora olacaktı. 
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. 
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : 
Sıvastopol'a giden bir geminin 
                                        sancak feneri. 
Elleri kanayarak 
                      çekiyor İsmail kürekleri. 
İsmail rahattır. 
Kavgadan 
                ve emanetinden başka her şeyin haricinde, 
İsmail unsurunun içinde. 
Emanet : 
           bir ağır makinalı tüfektir. 
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini 
                                     ta Ankara'ya kadar gidip 
                                     onu kendi eliyle teslim edecektir. 
Rüzgâr bocalıyor. 
Belki karayel gösterecek. 
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. 
Fakat İsmail 
                 ellerine güvenir. 
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini 
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini 
                                               aynı emniyetle tutarlar. 
Rüzgâr karayel göstermedi. 
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr 
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi 
                                                         düştü. 
İsmail beklemiyordu bunu. 
Dalgalar bir müddet daha 
yuvarlandılar teknenin altında 
sonra deniz dümdüz 
                            ve simsiyah 
                                            durdu. 
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. 
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. 
Bir ürperme geldi İsmail'in içine. 
Ve bir balık gibi ürkerek, 
bir sandal 
bir çift kürek 
ve durgun 
           ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. 
Ve birdenbire 
             öyle kahrolup duydu ki insansızlığı 
                                            yıldı elleri, 
                                            yüklendi küreklere, 
                                            kırıldı kürekler. 
Sular tekneyi açığa sürüklüyor. 
Artık hiçbir şey mümkün değil. 
Kaldı ölü bir denizin ortasında 
                        kanayan elleri ve emanetiyle İsmail. 
İlkönce küfretti. 
Sonra, «elham» okumak geldi içinden. 
Sonra, güldü, 
           eğilip okşadı mübarek emaneti. 
Sonra... 
Sonra, malûm olmadı insanlara 
Arhaveli İsmail'in âkıbeti... 


 

Aşı

1

tarla hazırdı
koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak
tarla hazırdı
şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya
uzun sürmedi bekleyiş
sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum
hazla ürperdi toprak
içine çekti akanı
            açılıp kapanarak
                 açılıp kapanarak
sonra da mahmur
            bir kat daha güzel
                      terli kabarık
                              gerindi
ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi
                                         gebeydi artık

2

arılar fırladı güneşe doğru
en önde kızoğlankız yeni beyarı
nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları
beli koptu kopacak
altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak
yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü
sonra yukarda boşlukta güneşin orda
                        dikenli incecik bacakları karıştı birbirine
bir saniye sürdü aşı
silkinip kurtuldu dişi
düştü erkek
             içinden kopan etleriyle toprağa

3

odalarının penceresi ormana açık
ağır yaz bulutlarının altında orman
bir yumurtalık gibi de nemli ılık
erkeğin yüzünde aşağıdan
                               kadının gözlerinden vuran ışık
ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın
yeşil elâ gözlerini yumdu kadın
yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru
içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru

4

atan bir damar gibi akıyor nehir
acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç
                                                     duruyor kıraç yabani
güneşte bir şarkı gibi parladı balta
kesildi ağacın gövdesi orta yerinden
ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta
                                        kanayacaktı da âdeta
aşı bıçağıyla açıldı yarık
sokuldu ucu kalemin
bu kesik
       bu yabani gövdede müjdesi vardı artık
                              dikensiz dalları
                                     ince kabuklu tatlı yemişleri
                                         geniş yapraklarıyla gelecek olan
                                                                    yepyeni bir âlemin.

                                                            1948


 

Bayramoğlu

Mahpusanedeyim. 
Mahpusanede kalbimin 
kanayan çıplak ayakları 
        ne zaman çok uzun bulsa yolunu, 
        hatırlarım bilmem neden 
        Azeri yoldaşım Bayram Oğlunu:
Baki. 
        Gece saat iki 
                        sularında ..
Karaşehrin kara damlarında yatanlar 
görüyor kanlı renklerin nescini uykularında .. 
Yıldızların altında kara neft burguları 
hışırdıyor servilikler gibi derinden 
                        yüreğinden. 
Bakıyor uykulu sarı gözler 
kara topraktaki yağlı neft birikintilerinden. 
        Gök kara, 
                yıldızlar sarı. 
                Tek katlı, 
                düz damlı dört köşe tas dükkanların 
                                kapalı kara kapıları. 
Karaşehrin kara damlarında yatanlar 
görüyor kanlı renklerin nescini uykularında.
Baki. 
        Gece saat iki 
                        sularında 
Taşlarda yuvarlanan 
        nal ve tekerlek sesleri. 
                Seslerde seslenen sesler .. 
                İşte bir fayton geçiyor 
                                        geçmede 
                                                        geçti: 
        son evlerin yakınından 
                        uzağından 
                                ırağından.. 
Kara bir lanettir ki bu, 
kopmuş geliyor gecenin dudağından... 
Bu faytonun fenerinde dehşeti var: 
        hançerle oyulmuş 
                kor 
                        ve derin 
                                gözlerin..
        Taşlarda yuvarlanan 
                nal ve tekerlek sesleri 
                Gittikçe uzaklaşan, 
                        gittikçe alçalan sesler... 
Ortada demiryolu, 
        sağ yanda Karaşehir; 
        solda fabrikaların 
                duvarları yükselir. 
Karşıdan fayton gelir. 
        içinde Bayram Oğlu. 
        Bağlanmış kolu 
        Bayram Oğlunun.. 
        Karşıdan fayton gelir 
        içinde 
                Bayram Oğlu. 
Jandarma sağı, 
                Jandarma solu 
                        Bayram Oğlunun... 
Kolunu bağlamışlar 
        kanadı kırık değil .. 
        Gözünde toplanan 
        hıçkırık değil... 
        Gözleri ışık dolu 
                Bayram Oğlunun. 
Karşıdan fayton gelir, 
        içinde 
                Bayram Oğlu. 
Ölümdür yolu 
        Bayram Oğlunun 
                Bayram 
                Oğlunun..."

KALBİMİ BUNALTAN BU DÖRT DUVAR MI? 
ÖLÜMDEN ÖTEYE KÖY VAR MI??? 

                                                     (1927)

Aşk Mönüsü

Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin
sen ülkemin yaz geceleri gibisin
saadetten haber getiren atlı kapını çaldığında
beni unutma
ah! saklı gülüm
sen hem zor hem güzelsin
şiirlerimin ılıklığında açılmalısın
sana burada veriyorum hayata ayrılan buseyi
sen memleketim kadar güzelsin
ve güzel kal

Bir Kız Vardı Japonyada

 
Bir kız vardı Japonyada
ufacık, tefecik bir kız,
Bir bulut vardı dünyada
işi: öldürmekti yalnız.

Bu bulut bu kızcağızın
öldürdü nineciğini,
külünü göğe savurdu,
sonra, yine apansızın
gelip babasını vurdu,
sonra da kızın kendisini.
Ve doymadı ve doymadı
yeni kurbanlar arıyor.
Atom ölümüdür adı,
karanlıkta bağırıyor.

Büyük bir birlik kuralım,
canavarı susturalım.
Savaş cengine gidelim,
canavarı yok edelim.


Ceviz Ağacı

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
 
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Çocuklar Ölebilir Yarın

Çocuklar ölebilir yarın,
hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından
düşerek te değil kuyulara filân;
çocuklar ölebilir yarın,
çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
ne bir santim kemik, ne bir damla kan,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
arkalarında bir avuç kül bile değil
	arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.

Cenaze Merasimim

Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
Asansöre sığmaz tabut,
merdivenlerse daracık.

Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
belki ıslak asfaltıyla yağmur.
Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.

Kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden : uğurdur.
Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
meraklıdır ölülere çocuklar.

Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...

                                                             963 Nisan, Moskova


 

Çankırı Hapisanesinden Mektuplar

Saat dört 
yoksun 
Saat beş 
        yok 
Altı, yedi, 
ertesi gün, daha ertesi 
        ve belki 
                kim bilir... 
Hapisane avlusunda 
bir bahçemiz vardı. 
Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı. 
Gelirdin, 
yan yana otururduk, 
kırmızı ve kocaman 
muşamba torban dizlerinde... 
Kelleci Memedi hatırlıyor musun? 
Sübyan koğuşundan. 
Başı dört köşe, 
bacakları kısa 
ve kalın 
ve elleri ayaklarından büyük. 
kovanından bal çaldığı adamın 
taşla ezmiş kafasını. 
"hanım abla" derdi sana. 
Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı, 
                tepemizde,
                yukarda, 
                        güneşe yakın, 
                        bir konserve kutusunun içinde... 
Bir cumartesi gününü, 
hapisane çeşmesiyle ıslanan 
bir ikindi vaktini hatırlıyor musun? 
Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta, 
aklında mı: 
"Beypazarı meskenimiz,ilimiz,
kim bilir nerede kalır ölümüz....?"
O kadar resmini yaptım senin 
bana birini bırakmadın. 
Bende yalnız bir fotoğrafın var: 
        bir başka bahçede 
                çok rahat 
                        çok bahtiyar 
yem verip tavuklara gülüyorsun. 
Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu, 
fakat pek ala gülebildik 
ve bahtiyar olmadık değil. 
Nasıl haber aldık 
en güzel hürriyete dair, 
nasıl dinledik ayak seslerini 
yaklaşan müjdelerin, 
ne güzel şeyler konuştuk 
hapisane bahçesinde...


 

Bırak Doktor, Varsın Çatlasın Bu Yürek

kaç kere beraberce yazmışız şiirlerimi
kaç kere mavi dumandan avuçlarına onun
koymuşum yanan başımı
sanmıyorum kötülük edeceğini bana
ama ilminize hürmeten
ve güzel hatırınız için Lidi Vanna
peki terkedeyim tütünü;
mapushane yoldaşımı

peki Lidi Vanna kafayı çekmeyeyim
ne şarap , ne votka , ne rakı
hatta yılbaşı gecesi
bayramlarda hata
hatta Kosti'nin doğumgünü . .
zaten evet en kolayı bu ,
kırk yıl içmesem aklıma gelmez meret

peki saat on dedi mi
yatrayım yatağa hasta kalbimi
çocuklarla kuşlarla beraber
halbuki mesela geç vakit , geceleyin
kışın hele
rahatsız etmeden büyük uykudaki insanı
usulcacık geçip Kızıl Meydan'ı
dolaşmaya bayılırım
rıhtımında Moskova nehrinin . .
yahut da sabahlamaya Lidi Vanna ,
usta bir kitabın aydınlığında . .

peki en azından altı ay daha
yarin dudağından uzak durayım
zaten ayrılık var arada

anlıyorum Lidi Vanna , yoldaşım
yüksek emirlerinize riayet gerek
yoksa üçüncü bir enfarkt
ve el bombası gibi patlayıp dağılabilir yürek . .
anlıyorum fakat ;
"sevinç , öfke , keder
tütünden de diyorsunuz , uykusuzluktan da beter"
iyi ama doktorcuğum mesela ,
nasıl sevinmem dolu dizgin
gördükçe ben komünist
burda komünizmin elle tutulur hale geldiğini
yahut bu nisan ayında
Fransız seçimlerinde
en çok bizimkilerin oy aldığını?
benim akıllı doktorum , insaf edin , 
nasıl öfkelenmem düşündükçe memleketimi?
çırpınıyor ayakları altında bir avuç hergelenin
sonra , mesela belki görmeyeceğim bir daha
anasıyla Memed'imi

kederlenmemek elde mi güzel gözlü doktorum , elde mi ?

sözün kısası Lidi Vanna , 
şefkatli emeğiniziboşa çıkaracağım diye kızmayın bana . .

BEN VEKARLI , SAKİN , VURDUMDUYMAZ BİR KAYA GİBİ
DENİZ KIYISINDA YAŞAMAYA SÖZ VEREMEYECEĞİM . .

BIRAKIN DOKTOR ,
YÜREK BU , BAKIN NASIL ÇARPIYOR 
ÇATLAYACAKSA 
ÖFKEDEN , KEDERDEN , SEVİNÇTEN
VARSIN ÇATLASIN 
NAZIM HİKMET