RIFAT ILGAZ       
AYDIN MISIN 
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu 
Gidip gelen kara kuşlar havada 
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden 
Tabanında depremi kara güllelerin 
Duymuyor musun 

Kaldır başını kan uykulardan 
Böyle yürek böyle atardamar 
Atmaz olsun 
Ses ol ışık ol yumruk ol 
Karayeller başına indirmeden çatını 
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm 
Alıp götürmeden büyük denizlere 
Çabuk ol 

Tam çağı işe başlamanın doğan günle 
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden 
Her satırında buram buram alınteri 
Her sayfası günlük güneşlik 
Utanma suçun tümü senin değil 
Yırt otuzunda aldığın diplomayı 
Alfabelik çocuk ol 

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış 
Tel örgüler çevirmiş yöreni 
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende 
Benden geçti mi demek istiyorsun 
Aç iki kolunu iki yanına 
Korkuluk ol 

Rıfat ILGAZ
BİZ TAŞRA MEMURLARI 

Kamyondan indiğim gün, 
Tanıttılar kahve arkadaşlarımı, 
İlk çayı kaymakamdan içtim 
İlk sigarayı tapucudan 
Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın diye, 
O akşam oynadık ilk prafayı, 
Kapıgı beş kuruştan 
Yemekten sonra çalındı 
En güzel plak şerefime! 
Dert yanarken gazetelerden 
Dört günlük diye en yenisi, 
Almaz oluverdik elimize. 
Bir kasabanın da bulunur kendine göre 
Taze havadisi; 
Akşama doğru, 
Selami Efendiyi dinle yetişir! 
Çok geçmeden bizim de karıştı 
Dedikoduya adımız 
Benim de merhabasını kolladıklarım oluyor 
Yer gösterip kahve ısmarladıklarım. 
Bile bile yenildiğim de oluyor 
Bizim muhasebeciye; 
Maaşımız vilayet bütçesinden, 
Pamuk ipliğine bağlı mesken bedelimiz 
Geçinmeye geldik ! 
Girince İhsan Efendi, 
Şöyle bir doğrulacaksın ister istemez 
Biz seçmezsek de mutemedizdir. 
Defter açmışız dükkânında 
O bilir tutarını maaşımızın, 
Başkandır yüzde yüz bu seçimde 
Arkası dağ gibi kaymakama dayalı. 
Kapı bir komşumuzdur, 
Kurtarır bizim sokağı çamurdan 
Hiç olmazsa köşe başına 
İki fener olsun astırır 
Kaymakam hoş sohbet adam 
İyi bektaşi fıkraları bilir. 
Hoşlanmasak da güldürür bizi, 
Karışmaz girdisine çıktısına kimsenin, 
Bayılır horoz dövüşüne 
Cami avlusunda kazanılmış 
Ne ünlü dövüşler biliriz! 
Kendi havasında Burhan Bey 
Dayanamaz peynirli pideye; 
Kimin yoğurdu kaymaklı 
Kimin yağı kekik kokar, 
Ona sor! 
İşinin ehli adamdır severiz 
Esnafa yıkım olmadan, 
Ayırır akla karayı... 
Şunun şurasında kaç kişiyiz ki, 
İste geldik gidiyoruz, 
Ne çıkar kötülükten! 
Gördün mü sorgu hakimini, 
Dünya umurunda değil, 
Nesine gerek elin beş keçisi. 
Piket tam meslek oyunu 
Kim demiş dut yemiş bülbül diye 
İste çözüldü dilinin bağı, 
Yüzlük kağıt var elinde... 
Bu kahvede geldi Bekir Efendi'nin 
Emeklilik emri... 
Çok iş var daha onda. 
Kim ne derse desin, aznifte yok üstüne 
Bayılır dört koluna bu oyunun. 
Nargilenin marpuçu bir elinde, 
İşte öbüründe domino taşları 
Sor, eliyle koymuş gibi bilir, 
Düşeş kimdedir... 
Hele bak, bir domuzluğu var, 
Hem dübeşe yirmi beş yazdıracak. 
Hem bağlayacak dört başı 
Kolayına mı usta oldu 
Tavlada ormancımız; 
Altınla ödedi her pulunu teker teker, 
Kendi kapısından iyi bilir, Se-yek kapısını 
Plaka tutmasına 
Hesab-ı cariden fazla yatar aklı 
Banka müdürü'nün. 
Hani Veznedar da yabana atılmaz 
Bakma para sayarken 
İki de bir süngere yapıştığına, 
Sen hüneri kağıt düzerken gör!.. 
Kahveden yönetir nüfusçu'muz 
Doğumla ölümü. 
Can ciğerdir Doktor'la; 
Şüphelidir yediklerinin ayrı gittiği. 
Başkâtibin çayı kıtlamadır, 
Kaymakam'ın gözünün önünde, 
Çay bardağında çeker konyağı, 
Yudum yudum çaktırmadan; 
Küçük yer söz olur! 
Hacizde olsa gerek icracı, 
Bugünde bulunmadı yoklamada, 
Hesabına çek iki çizgi daha, 
Kaldırır 
Köylere çıkmış olacak, 
Havalar da soğudu 
Hayvanı çift heybelidir, 
Benzinsiz çıkılmaz yola. 
Hele dönsün, bir âlem yaparız 
Komutan'ın evinde; 
Yeni plaklarımız da var. 
Heybeler boş dönecek değil ya, 
Kızarmış iki tavuk olsun bulunur, 
Arpalıktan dönüyor! 
GİDİŞİNİ ANLATIYORUM

Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
Saçlarını,gözlerini, ellerini
Neyin varsa toplayıp  gidiyorsun ya
Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
Termometrede yükselen çizgi çizgi
Kim bilir nerelerde soğuyorsun

Senin gözlerin var ya kadın kadın gülen
İnsan insan bakan gözbebeklerinlerin
Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder
Ne gelirse onlardan gelir bana
Çalışma gücü yaşama direnci
Mutluluk gibi kazanılması zor
Mutluluk gibi yitirilmesi kolay

Bir açarsın ki mutluyum
Bir kaparsın herşey elimden gitmiş

GÜVERCİNİM UYUR MU?

                        "Güvercinim Uyur mu,
                         Çağırsam Uyanır mı?"

Sömürgen cami güvercinleri sizin olsun
O doyumsuz lapacı güvercinler
Kurşun buğusu güvercinleri severim ben
Kanat uçları çelik yeşili

Kuş dediğin piyerlotisiz yaşamalı
Adaksız avlusuz şadırvansız
Buluttan süzmeli suyunu
Kuşçular çarşısında tüy dökmemeli

Benim güvercinim tunç gagalı
Kimlerin bakışı kardeşçedir
Kimlerin bakışı düşmanca
Kendisi hangi kavganın güvercinidir bilir

Tüneyip acımanın saçaklarına
Miskin sevilerle bitlenmez
Kanadından çok pençesine güvenir

Barış taklaları süzülmeler
Gagalarda zeytin dalı
Perendeler maviliklerde
Tüm gösteriler resimlerde kalmalı

Güvercin dediğin uyanık olmalı
Tüyler duman duman öfkeden
Yanıp tutuşmalı gözbebekleri
Sevgiden tıpır tıpır bir yürek
Özgürlüğünce dövüşken
 

OKUTMA ÜZERİNE
SINIF'ın ozanıyım mimli,
HABABAM SINIFI'nın yazarıyım ünlü.
Kim ne derse desin,
Çocuklar için yazdım hep.
 
Canım yansın diye
İşimden atarlar sık sık,
Acısını hep çocuklar çeker...
Kendi öz çocuklarım,
Benden önce
 
Şunu demek istiyorum!
İki iş tuttum ömür boyu köklü.
Çocukları okutmaktı ilk işim,
İkincisi,
Yazdığımı çocuklara okutmak.
 
Ne gençlerden,ne çocuklardan
Bir yakınmam yok
Arap'ın dediği doğru:
"Çocuk mazbut..."
Memleketse görülüyor işte,
Güllük gülüstanlık...
Ne var ki güllerin dikeni çok! 

PARMAKLIĞIN ÖTESİNDEN - I -

İnsanları alabildiğine sevmeyi,
Bırakmazlar yanına.
Böyle çekersin cezasını
Üç duvar bir kapı arasında;
Onlardan ayrı
Böyle onlardan uzak.
Yasak sana,boylu boyunca sokaklar,
Bahçeler ,yalı kahveleri.
Dostlara şimdi mektup değil,
Bir selam yasak!
Kapılar demir sürgülü,çifte kilitli,
Kapalı ,hürriyete giden yollar;
İçerdeki içerde mahzun,
Dışardaki dışarda.
Buradaki her şey sade:
Ekmek ve su,düşünceler...
Emirler çeşitli:
Kapıda kilik,emir,
Uzakta düüdk,emir,
Emir,dışarda dikilen nöbetçi.
Hürriyeti çoktan unuttum,
O yemyeşil masalların kızıdır
Eskiden sevilmiş.
Bir ince hastalıktır olsa olsa,
O şimdi ciğerlerimde.
Şu pencereye verdim kendimi,
Bütün üzüntülere karşılık,
Boğazın suları üzerinden 
Karşı sırtlara açılmış pencereye.
Üsküdar’ı bilmezdim eskiden,
Burada ısınıverdi kanım.
Vurgunum şu Kızkulesi’ne;
Ne de şirin görünüyor
Uzaktan Karacaahmet;
Hiç de söyledikleri gibi değil,
Bana düşündürmüyor ölümü.
   

PARMAKLIĞIN ÖTESİNDEN - II - 
Şu sefer bayrağını çekmiş vapur 
Bizim Karadeniz'e gider. 
Beni alıp götürmese de, 
Alır, düşüncemi çocukluğuma götürür, 
Çocukluğumun memleketine. 
Kıyıcığında doğmuşum Kastamonu'nun 
Fener fener bilirim Karadeniz'i. 
Kahrını çekmişim yıldızının, poyrazının, 
Ecel terleri dökmüşüm karayelinde. 
Kim bilir ne haldedir, 
Benim frengisiyle meşhur memleketim, 
Şimdi ne halde ? 
Ekmekleri mısır bazlaması mı, 
Bulgurlu mancar mı hala bayram yemekleri ? 
Çok sıkıntı çektik Seferberlik'te, 
Çok mısır koçanı yedik, vesikalı; 
Bu sefer de vesikasız yemişler, 
Gazsız, sabunsuz kalmışlar. 
Kim gider, kim sorar hallerini ? 
Bilirim ne vapurun büyükleri uğrar, 
Ne insanların büyükleri; 
Memurlar gelir ufak tefek, 
Büyüyünce giderler. 
Balıklardan bile hamsiler vurur, 
Vursa vursa karaya. 
PARMAKLIĞIN ÖTESİNDEN - III - 
Göremedik sıkıntısız yaşandığını, 
Rahatın şiirini yazamadık, 
Ne kadar uzak 
Heveslerimle içli dişli yaşamak, 
Üzmek hastalıklı şiirlerle 
Eşimi, dostumu; 
Mezar taşları kadar, ölçülü 
Beyitler düzmek boy boy. 
İçliyimdir herkes kadar, 
Düşündürür beni de şu gökyüzü, 
Kuş cıvıltısı, nar çiçeği... 
Geçtik bir kalem üzerinden. 
Huyumdan ettiniz, Cibali Kızları, 
Sekiz düğününden önce 
Penceremin altından geçenler, 
Saçları dağınık, gözleri uykulu, 
Çoraba, tütüne gidenler, 
Beni huyumdan ettiniz! 
Yorgun gözlerinizdeki acıyı 
Dert edindim kendime. 
Saçlarını tezgahına yolduranları, 
Sıtma gebesi tazeleri görmeseydim, 
Boşuna harcayacaktım sevgimi. 
Şimdi şu parmaklığın ötesinde kaldı 
Bütün çalışanlar; 
Teker teker sökülmüşüz toprağımızdan, 
Havamızdan, suyumuzdan olmuşuz. 
Yaşamaktayız aynı çatının altında 
Daha mahzun, daha hesaplı. 
Rahat günlerin işçisi olacaktık, 
Rahat günlerin şairi: 
Bir çift sözümüz vardı 
Nar çiçeği, gül dalı üstüne, 
Dudaklarımızda kaldı! 
UYUSUN DA BÜYÜSÜN
Tüketme nefesini, maviş kızım,
Bildiğin Türkçe kıt gelir masallarıma.
Sözden sazdan anlamazsın,
Kuştan, yapraktan haberin yok.
 
Biz yaşlılar neler de bilmeyiz,
Hele sen belle dilimizi.
Biliriz de güzel güzel laf etmesini,
Çekiniriz konuşmaktan;
Yazmasını bilir, yazamayız,
 
Üzme beni yum gözlerini,
Uyutacak ninnilerim yok.
Türküler mi istersin benden,
Bağrıyanık memleket türküleri,
Ne arasın bizde o ses
Islıkla söylenir
Kaçak şarkılar mı istersin;
Bunlar size gelmez
Uykusunu kaçırır çocukların.
 
Sana hazır ninniler söylesem
Bahçeye kurdum desem salıncak,
İnanır mısın?
Ne bahçe var, ne de beşik...
Bir arabacık da mı istemezdi şu asfalt?
Yorganın, yatağın iğreti,
Doğdun doğalı, ne oyun gördün,
Ne oyuncak!
 
Uyu benim maviş kızım.
Dem geçecek, devran geçecek,
Keloğlan murada erecek,
Sökülecek Hasbahçenin çitleri
Ağlayan nar gülecek!








ALİŞİM
Kasnağından fırlayan kayışa
kaptırdın mı kolunu Alişim!
Daha dün öğle paydosundan önce
Zilelinin gitti ayakları,
Yazıldı onun da raporu:
"ihmalden!"
Gidenler gitti Alişim,
Boş kaldı ceketin sağ kolu...
Hadi köyüne döndün diyelim,
tek elle sabanı kavrasan bile
Sarı öküz gün görmüştür,
Anlar işin iç yüzünü!
üzülme Alişim, sabana geçmezse hükmün
Ağanın davarlarına geçer...
Kim görecek kepenek altında eksiğini
kapılanırsın boğaz tokluğuna.
Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman
beklesin mızrabını.
Sağ yanın yastık ister Alişim
sol yanın sevdiğini.
Kızlarda emektar sazın gibi
Çifte kol ister saracak!
 Rıfat ILGAZ 
BİRAZ DAHA SABIR
Gözünü yıldırmasın karakış, 
Altında sağlama yatağın, 
Hastanede sıran var. 
Ne kaldı ki şurada, 
Ekim, Kasım, derken Aralık 
Sabrın tükenmezse eğer, 
Heybelide'sin bahara doğru. 
Bilirsin can boğazdan gelir, 
Senin neyine şu bakır mangal, 
Çıksın çadırcılara... 
Bilmem işine yarar mı artik, 
Şu duvardaki palto, 
Yok işte çalışmaya dermanın! 
Hele otursun şu barış yerine, 
Sık dişini! 
Her şey düzelecek yakında, 
Her şey yoluna girecek; 
Doktor kapına gelecek, 
İlaçlar ayağına. 
Bakma kesildiğine terkosun 
Serbet akacak çeşmelerden! 
Bu sıcağa kar mı dayanır, 
Dirilirsin bayrama varmadan, 
Kalkarsın ayağa. 
Sıtmalı kızının 
Doya doya öpersin yanaklarını. 
Biraz daha sabır, aslanım, 
Biraz daha sabır! 
BİZİM KASABAMIZ 

Ortasındayız memleketin, 
Uzak değiliz Ankara'dan 
Yakınız yakın olmasına; 
Gelen olmaz, 
Halimizi gören olmaz. 
Asfaltmış yolları boydan boya, 
Lambalar yanarmış dizi dizi. 
Büyük laflar eden 
Büyük adamları varmış. 
Dayalı döşeli apartmanlarında 
Seçme insanlar yaşarmış, 
Yasarmış yaşamasına. 
Ama sokaklarında bizim kasabanın 
İdare lambası yanmaz, 
Göz gözü görmez, tozdan dumandan 
Oysa ki belediyemiz vardır 
Kavga dövüş seçtiğimiz 
Belediyesinde meclisimiz vardır, 
Vardır var olmasına. 
Kerpiçtir evlerimiz, 
Yatarız ahir sekisinde 
Bir yanımızda karımız, çocuğumuz 
Bir yanımızda çiftimiz, çubuğumuz 
Tezek yakarız odun yerine; 
Saç üstüne saman yakarız, 
Gaz yerine. 
Düğün olur, dernek olur, 
Kazım'ın gırnatasında aynı hava: 
"Ankara'nın taşına bak" ... 
Bir toprağımız vardır bize dost 
İki ağız buğday verir, 
Ama ne buğday 
Ambarlar almaz, gömeriz. 
Yıl olur tohumluk kalmaz elimizde, 
Tarla gider tapu gider. 
Uğraş didin altımızda hasır yok, 
Sen gel de işin çık içinden: 
"Tarla mı kesekli, biz mi kaçamıyok?" 
Fakili'ya tren gelir Kayseri'den, 
Biner gider işsiz kalan köylümüz. 
Bulgur gider, pekmez gider elimizden, 
Ankara'dan emir gelir, 
Nutuk gelir. 
"Nevürek, hemşerim, nevürek. 
Ağlayak da gözden mi olak, 
Dövünek de dizden mi olak." 
GEÇ AZİZİM GEÇ 

Biz de yaşarız azizim, 
Yaşamaya gelince, biz de yaşarız ama, 
Olmuyor cebimizden kattığımızla eğlenmek, 
Gönlümüzden katalım, 
Varlıklı kişileriz neşeden yana. 
Pazarımız hoş mu geçecek, 
Şart değil Büyükada, Heybeli; 
Çok bile gelir kayığı Hristo'nun: 
Sekiz arşın iki karış, 
Kız gibi Cibali yapısı. 
Bir işaretimize bakar 
Çıkmazsa balığı alesta, 
Aylardan temmuz, günlerden pazar; 
Yenikapi açıklarındayız... 
Bırakın Hasan geçsin küreğe, 
Utandırmaz bu kollar sahibini. 
Kabarmaz bu avuçlar 
On ikisinden beri nasırlıdır. 
Fazla külfet istemez, 
Bol sigaramız olsun, 
Köfte, ekmek, domates yeter. 
Karımız, sevgılımız yanımızda 
Başaltında şarap testisi... 
Dedik ya bugün pazar 
Belki genç arkadaşı 
"İlk defa güneşe çıkardılar", 
İsteriz bütün dostlar aramızda olsun; 
Kiminin Hanya'dan gelir selamı, 
Kiminin Konya'dan 
Sandalımız geniş değil, ne çare, 
Gönlümüz kadar. 
Ne yapalım bol şarabımız var ya, 
Onların sağlığına içecek; 
Gün ola harman ola!.. 
Anlarız biz de bu işlerden, 
Elimiz değdi de okşamadık mı, 
Şu "pür hayal" saçları ? 
Kim istemez "yâr"i uyutmasını "sine" de 
Batan güne karşı, 
"Bâde" içmesini "Yâr eli"nden? 
Gözü kör olsun feleğin, 
Gelecekten umudumuzu kesmedik, 
İçimiz öylesine ferah... 
Son kadehlere doğru sorsun, 
Sesi en güzelimiz bizden: 
"Gam, keder ne imiş?" 
Yontulmamış sesimizle cevabı hazır: 
"Geç azizim, geç!" 
GÖZLERİNDE AKİSLER
İçimde bir nağme var ufukların sesinden...
Sıyrılsam vücudumun bir gün çerçevesinden
Damla damla karışsam çamların kokusuna.

Yorgun kartallar gibi bir sabah dönsem geri
Martılara bıraksam lacivert enginleri
Sonra dalsam dizinde bir bahar uykusuna.

İklimleri çevirse genişleyen hududum
İçsem bakışlarından geceyi yudum yudum
Damla damla erisem o ılık gözlerinde.

Gel, şimdi önümüzde alevlensin ufuklar
Derin bakışlarına dizinsin sonsuzluklar
Kendini seyredeyim karanlık gözlerinde.
KÖRÜZ BİZ 
Ne varsa otu ot çiçeği çiçek yapan 
Tanyerinden söken umut ışığı 
Sizin olsun çekik gözlü kardeşlerim 
Aydınlıklar sizin olsun körüz biz. 
Bakmayın gözlerimizde yansıyan yıldızlara 
Göremeyiz ateşböceklerini biz körüz 
Çakıp sönen deniz fenerlerini uzak kıyılarda 
Bir bulut ne zamandır üstümüzde 
Yurt genişliğinde bir bulut kurşun ağırlığında 
Nilüferler sularımızda açar mevsimsiz 
Dolanır ayaklarımıza boğum boğum 
Yapraklarında iri leş sinekleri uçuşa hazır 
Göz göz oyulmuş gözlerimiz biz körüz 
Göz çukurlarımızda radarlar fırıl fırıl döner 
Körüz el yordamıyla yaşıyoruz bu yüzden 
Yeni körler peydahlarız uyur uyanır 
Ayak altında ezile dursun karınca sürüleri 
Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel 
Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi 
Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı 
Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan 
Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta 
Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana 
Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan 
Körüz göz bebeklerimize mil çekilmiş mil 
Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk 
Tetikte kendi parmağımız yabancının değil. 
  
OĞLUM - I - 
Ben de düşkündüm oyuna, 
Ben de kumları avuçlar 
Kazardım tırnaklarımla toprağı, 
O zaman da çocuklar oynardı, 
Ama benzemiyor bütün oyunlarımız, 
Gezdirdim ceplerimde şıkır şıkır 
Deniz kokulu taşları, 
En güzellerini topladım 
Midye kabuklarının. 
Saldım bahar rüzgârına 
Uçurtmaların en süslüsünü. 
Ne kurulunca koşan tramvaylarım vardı, 
Ne çekince giden develerim. 
Balıklarımızı tanırdım, 
Adlarını bilirdim kuşların; 
Seçerdim düdüğünden 
Limanımıza uğrayan vapurları. 
Bilirdim yanık yüzlü kaptanlarımı 
Denizkızı'nın Selamet'in; 
Ben de ayırırdım onlar kadar 
Poyrazı karayelden. 
Gemiler tanıdım, çift direkli, 
Tutmazsa rüzgârı 
Açıklarımızda volta vuran gemiler, 
Kızardım, limanımızı hiçe sayan 
Pake'lere Nemse'lere; 
Dalar da silinen dumanlarına 
Düşünürdüm uzak limanları, 
Uzak limanların çocuklarını. 
Senin de var ufak tefek 
Kendine göre bildiklerin; 
Çeşitli oyuncakların yoksa da 
Bir saniye de tren yapacak kadar 
Kibrit kutularını, 
Tecrüben var benden fazla. 
Benden üstünsün kuşkusuz, 
Sigaradan top, 
Kutusundan tank, 
Kâğıtlarından uçak yapmada! 
OĞLUM - II - 
Sen büyük şehirlerin çocuğusun 
Kıyıda köşede büyümedin bizim gibi. 
Daha bu yaşta 
Tramvaylar, köprüler gördün, 
Trenlerde yolculuk ettin, 
İndin büyük istasyonlara; 
Görgüne sözüm yok. 
Ama bakıyorum, rahat değil çocukluğun, 
Arabalar yolunu kesiyor, 
Tele takılıyor uçurtman. 
Akarsuların, tepelerin yok. 
Var mı tarlan, yer çilekleri toplayacak, 
Böğürtlenlerini otlara dizecek, 
Çalılıkların var mı? 
Nerelerde gezdireyim, 
Hangi çocuk bahçesine götüreyim seni? 
İşe gittiğimiz günler, 
Yolumuzu gözlüyorsun 
Her gün ayrı bir komşunun penceresinden. 
Kiminin çöreğini yedin, 
Kiminin azarını. 
Güzel havalarda arsaya bırakırız, 
Bıraktığımız gibi bulmayız seni. 
Şu koskoca memlekette, 
Yeni vurgunlar bekleyen 
Arsalardan başka oyun yeri yok sana; 
Büyük şehirlere yakışır 
Çocuk bahçeleri yok. 
Hangi yurda bırakayım da 
Küfürsüz oyunlar öğrenesin, 
Hangi hemşirenin ninnisiyle 
Yatasın, öğle uykusuna. 
Hangi okulda yetiştireyim seni, 
İstediğim gibi? 
OĞLUM - III - 

Hiç de meraklı değilsin çiçeğe, 
Komşunun saksısını sen kuruttun, 
Kopardın penceresindeki gülünü. 
Bir sonuç mu çıkarayım bundan 
Yeşilliğe düşman diye bizim çocuk? 
Gelgelelim öyle düşkünsün ki 
Göbekli marullarına Yedikule'nin; 
Mevsiminde elinden düşmüyor 
Elma gibi domatesler; 
Tavşan kadar seviyorsun havucu. 
Ben de tutkunum senin gibi 
Bursa şeftalisine, Ereğli çileğine. 
Sanma soyca hoşlanmıyoruz çiçekten 
Güle değil, 
Gül düşkünlerine bizim hıncımız. 
Biz de gördük haşhaş tarlasını, 
Gelincik sanmadık. 
Ilgaz'larda topladık çiğdemi, 
Edirne'nin gülünü Edirne'de. 
Engel olmaz bu bilgimiz 
Sümbülden çok sevmemize yeşil soğanı. 
Yaşamak için iştahını arttıracak 
Şiirler vereceğim sana, 
Ne istersen bulacaksın içinde 
Bu toprakla ilgili: 
Portakallarını göreceksin Dörtyol'un 
Mersin silolarında bitlenen 
Altın sarısı buğdayları, 
Turfandadır diye el süremediğimiz 
Çavuşları, kınalı yapıncakları, 
Bağı sorulmadan yenilen 
Memleket üzümlerini salkım salkım 
OĞLUM - IV -
Seni saksıda gül yetiştirir gibi 
Yetiştirmedik, tek başına 
Bir limonlukta büyütmedik seni. 
Kırağı çalmaz diye acı patlıcanı 
Salıverdik sokağa; 
Düşecektin eninde sonunda 
İlk günlerde çok hırlaştınız, 
Sonra sokuldunuz birbirinize, 
Kaynaştınız karıncalar gibi. 
Büyümedin bir dadının dizleri dibinde, 
Kucaklarında sütninelerin. 
Ne kaf dağındaki peri kızlarına tutuldun, 
Ne kurtarmayı düşündün 
Şehzadeyi, devler elinden. 
Tanımadan Keloğlan'ı 
Düştün macuncunun arkasına, 
Dolaştın mahalleyi. 
Yağmurlu bir günde tanıdın 
Göl tutarken bekçinin oğlunu, 
Recep'le taşladınız 
Atkestanesini, cami avlusunda, 
Attınız Emin'le kedi yavrusunu, 
Kireç kuyusuna. 
Bunlar mahallemizin çocukları; 
Henüz bilmiyorsun, 
El tarlasında koza düşürürken anası 
Sıtma nöbetleri geçirenleri, 
Kuzuları doğup 
Çoban köpekleri ile büyüyenleri, 
İki gözünde heybenin 
Çeltiğe giden Yeşilırmak döllerini. 
Tanımıyorsun, 
Benzi tütün yaprağından soluk 
Çocuklarını Sakarya'nın. 
Demirindesiniz ayni bıçağın, 
İlerde kucaklaşacaksınız, nasıl olsa; 
Hazır olsun kalbin onları sevmeye 
Daha şimdiden!