| Bugün, düşünemeyeceğin kadar Başım belada! Köşe başları tutulmuş, Üstelik yağmur yağmada.. İler-tutar yanı yok! Fişlenmişim, adım-eşkalim bilinmekte. Üstelik, göğsümde, yani tam şuramda, Kirli sakalıyla Bir eşkıya gezinmekte.. Başım belada! Adamın biri vurulmuş sokakta, Cebinde adresim bulunmuş.. Başım belada! Tabancamı unutmuşum helada. Nerden baksan tutarsızlık, Nerden baksan ahmakça! Sevdim, inanamayacağın kadar, Sevdim seni esmer kız.. Kirpiklerimde çırpınan Şu tuzlu gözyaşımda İhanetin adı yok! Neylersin ki çember daralmakta.. Şimdilik hoşça kal yaban çiçeğim. Yasal mermisiyle, Bir komiser yaklaşmakta.. Başım belada! Üzerime kan sıçramış doğarken. Uykularım yarıda kalmış. Başım belada! Senelerce kuralsız yaşamışım, Nere gitsem çaresi yok, Nere gitsem yanmışım. . YUSUF HAYALOĞLU BAŞKALDIRIYORUM Cevap veriyorum: Eli böğründe analardan, Mahpuslardan ve acılardan Çokça bahsediyorum, çünkü; Başını kumda saklayanlardan Tiksindir, başkaldırıyorum! Ve söz veriyorum: Kırmızı rujlu sokakların, Aşağılık pazarlıkların, Adı anılmayacak benle. Bir çiçeğim halk ormanında, Fışkırdım, başkaldırıyorum! Ben bir bıçak ucuyum, Kavga vermiş halkına. Başkaldırıyorum işte, Varın benim farkıma. Yine söylüyorum: Gözü bağlanmış korkulardan, Yasaklardan ve baskılardan, Asla irkilmiyorum, çünkü; Kan emici yarasalardan Çıldırdım, başkaldırıyorum! Yemin ediyorum: Üçkağıtçının, pezevengin, Teslimiyetin ve mihnetin Yolu uğramayacak bana. Bir dalgayım halk denizinde Köpürdüm, başkaldırıyorum! Ben bir namlu ağzıyım, Omuz vermiş halkına. Başkaldırıyorum hey! Herkes varsın farkına. BİR ANKA KUŞU Yüzlerce soğuk namlu Üzerime çevrildi. Yüzlerce demir tetik Aynı anda gerildi. Anne, beni söğüdün gölgesinde vurdular. Öpmeye kıyamadığın, Dal gibi oğlun yere serildi.. Üşüştü birer-birer Çakallar üzerime. Üşüştü dört bir yandan, Göğsüme, ciğerime. Anne, beni bir leş gibi Yiyip talan ettiler. Teşhis edilmem için, Parçamı koydular önüne... Ben bu acılar ülkesinin İnsana reva görülen Bütün acılarını tattım. Aç yattım, ekmeğime sabır kattım. Beni milyon kere dövdüler üst-üste! Ben bu yolu, kendim seçtim anne, Ben ömrümü kendim kanattım... Geceler tanır beni, Konarım, göçerim ben. Geceler tanır, kan damlar içerim ben. Anne, sen beni unut, karanlığın bağrında. Kırmızılar ekerim, Siyahlar biçerim ben.. Suçüstü yakalandım, Bölüşürken kalbimi. Suçüstü kelepçeyle yardılar bileğimi. Anne, ben diyar-diyar, umudun savaşçısı.. Bir tutam sevgi için Dağladım gözlerimi.. Prometheus'tum zincire vurulurken dağlarda, Ciğerimi kartallara yedirdim. Spartaküs'tüm köleliğin çığlığında, Arslanlara yem oldum, tükendim. Kör kuyuların dibinde Yusuf'tum, Kerbela çölünde Hüseyin. Zindanlarda Cem Sultan, Sehpalarda Pir Sultan. Ve Madımak'ta otuzyedi can... Kaçıncı yok oluşum, Kaçıncı var oluşum bu? Tanrılardan ateş çaldım Yüzyıllarca tutuştum, üst-üste yandım. Bir anka kuşu gibi anne, Bir anka kuşu gibi; Kendimi külümden yarattım..
BİZ ÜÇ KİŞİYDİK Biz üç kişiydik: Bedirhan, Nazlıcan ve ben. Üç ağız.. üç deli yürek.. üç yeminli fişek! Adımız belâ diye yazılmıştı dağlara, taşlara Boynumuzda ağır vebal, Koynumuzda çapraz tüfek! El tetikte, kulak kirişte, Ve sırtımız toprağa emanet... Baldıran acısıyla ovarak üşüyen ellerimizi Yıldız yorgan altında birbirimize sarılırdık.. Deniz çok uzaktaydı Ve dokunuyordu yalnızlık... Gece, ırmak boylarında uzak çakal sesleri, Yüzümüze, ekmeğimize, Türkümüze çarpar geçerdi. Göğsüne kekik sürerdi Nazlıcan, Tüterdi buram-buram. Gizlice ona bakardık, yüreğimiz göçerdi... Belki bir çoban kavalında yitirdik Nazlıcan'ı Ateş böcekleriyle bir oldu, Kırpışarak tükendi... Bir narin kelebek ölüsü bırakıp tam ortamıza Kurşun gibi, mayın gibi, Tutuşarak tükendi... Oy, Nazlıcan... vahşi bayırların maralı... Oy, Nazlıcan... saçları fırtınayla taralı... Sen de böyle gider miydin yıldızlar ülkesine? Oy, Nazlıcan oy... can evinden yaralı... KOD ADI BAHTİYAR
Bir gün, bu mahzun sevdadan geriye Kalırsa, sadece o hüzün kalır.. Sen de anladın ki yapa-yalnızız... Buluşmamız yasak, Görüşmemiz uzak... Devrilmiş kadehler gibi, dönüyor başımız, Neylersin... Ah güzelim, İncinmiş bir sesi vardır yağmurun; Yanaklarına vurduğunda hissedersin. Ve bir veda sözcüğü, saçlarına, Titreyen bir öpücükle dokunduğunda; Bu anı dondurmaya yetmez nefesin. Bir film sahnesi gibi Akar gider ayrılık, Neylersin... Biz zaten hiçbir romanda Kendi hayatımıza rastlamadık. Bütün şarkılar bizi yanlış anlatmıştı. Ve bitin bulmacalar yarım bırakılmıştı. Tenha sokaklarda üşüyüp durdu sırtımız. Oysa, tuttuğumuz balıkları bile Yeniden denize bağışlamıştık. Biz, hayata dair Hiçbir yanlış yapmamıştık... Neylersin... Biz bu sonucu hak etmedik, Hayır etmedik... Ömrümüz bu talana lâyık değildi. Bazen acı vurdu, bazen de yağmur Hiç gülmedi yüzümüz, Hiç büyümedi gülümüz... Bizi yalnızca akşamlar kucakladı, Biliyorsun, Sabaha çıkmayan bir yoldu yürüdüğümüz... Bir gün, bu öykünün sonuna gelince Ansızın desem ki: hoşça kal canım! Unutursun, Mecburen unutursun... Yıldızlar söner, bu aşk da biter! Bazı gün hatırlayınca, sessizce ağlarız. Neylersin... Ah bebeğim, ah.. . Kekremsi bir tadı vardır gözyaşının, Dudaklarına sızınca fark edersin. İçindeki vurgun aşklar mezarlığında, Ayrılık, ölümden üste yazılınca, Gideni durdurmaya yetişmez sesin... Bir inme gibi Dolanır bedeninde pişmanlıklar, Neylersin... Biz zaten hiçbir sinemaya Tam vaktinde yetişemedik. Bütün vapurlar bizden önce kalkmıştı. Ve bütün biletler biz gelmeden satılmıştı. Boşuna telaşlarda yorduk günlerimizi. Oysa Nuh'un gemisinde bile Bize yer kalmamıştı. Ve hiçbir mutluluğa adımız kaydolmamıştı. Neylersin... Biz bu aşkı sürdüremezdik, İnan, sürdüremezdik... Kalbimiz bu heyecana müsait değildi. Bize hep acılar kaldı, bize hep yağmur... Unutmasan bile artık Unutur gibi yapacaksın. Ve buruşturup-buruşturup attığım kağıtlarda, Hiç bitiremediğim Bir şiir olarak kalacaksın...
YAĞMUR İÇEN KIZ Baldırı çıplak bir akşamüstüydü Kime selam verdiysem yüzüme küstüydü. Yalnızlığa susmuştum, yağmura üşümüştüm.. Belli belirsiz ve hiçbir makamsız, Hiçbir kelimesiz ve hiçbir anlamsız, Kırılgan bir şarkıydı, tılsımına düşmüştüm.. Ve ben sanki ömrümde yaşamadığım Ve yaşamadan yaşlandığım bütün aşkları Bu ilk defa karşılaştığım, bu ilk defa yabancı, Ve bu son defa tutunduğum kızla bölüşmüştüm.. Yağmur içen kız.. gece kuşu Atmacaya benzer duruşu.. Bir omuzu el-ense çekerken azraile Bir omuzu sokak lambasından da biçare.. Kimliğini sorarsan; Barbar sokakların en barbar kızı, Ve hortumlu karakolların en arsızı.. O destursuz yağmur, taş gibi iniyordu, O fütursuz cadde, pür-telaş deviniyordu. Başını çevirip bakıyordu ara sıra Hiçbir şey sormadan gidiyordum ardı sıra.. Bir karyola, bir sobadan ibaret 102 nolu odada Buluştu gözlerimiz, sırları dökülmüş tozlu aynada.. Cebimdeki şişeyi yudumlarken sessizce Saçlarını okşadım yavaşça ve teklifsizce.. Azıcık huylanmıştı, söylemedi ama şaşırmıştı. Sanırım ki o, hep değişen tiplere Ve fakat hiç değişmeyen triplere alışmıştı.. Yağmur içen kız.. vahşi kısrak Göğsü falçata krizi, öfkesi tavlı bıçak.. Soluğunda ıslak çimenlerin buğusu Soluduğunda kundaklanmış ormanların yalazı. Güzelliğini sorarsan; Dişleri kar kuşundan da beyaz Dudakları vampirden de kırmızı.. Alışkın bir otel odasıydı, kenarda soba yanıyordu, Tutkunun tasma koparan köpekleri Arsız bir çarşaf gibi üstümüze abanıyordu.. Küçücük ama çok küçücük bir ağzı vardı, Küçücük ama çok küçücük bir öpüşte bile Bir vişne ısırığı gibi kanıyordu.. Çaparinin çengelinde çırpınan çipuranın Yakaran gözlerindeki o tarifsiz kederle, Bu küçücük ömründe, belki de ilk defa Birisinin gözlerine bakmaktan utanıyordu.. Yağmur içen kız.. kaldırım meleği Hüznün yirmidört saatlik beyhude kelebeği.. Her akşam sunarak kendini hoyrat ağızlara Ve her sabah yunarak bedenini yağmurla Ve boğarak o narin göğsünde hıçkırıklarını Bir çalpara gibi yeniledi kopan yanlarını.. Yağmur içen kız.. çılgın kedi Komalara girdi, jiletler yedi, ölmedi.. Hiç sormadım adını, kendisi de söylemedi. Ben şişeyi boşalttım, o ağzını sürmedi. Gitme vakti gelince uzatıp küçücük elini Hoşça kal, dedi, almadan o malum bedelini.. Boş bir şişeden daha aptalca ne olabilirdi hediye? Uzun uzun bakakaldı, bu adam deli mi ne, diye.. İyi ama bu şişe boş be arkadaş, dedi, bu şişe boş! Her şey boş güzelim, dedim, her şey boş! Sen de yağmur koyarsın belki bu şişenin içine, Ve güneşin ışırsa bir gün, bir yerlerde, bir ihtimal, Düşlerini yudumlarsın artık yağmurun yerine... Yağmur içen kız.. gönül hırsızı Hiç kimseler bilmeyecek sırrımızı.. Sen tutunmaya çalışırken gecenin eteklerine Yine acıtacak güzelliğini, o çirkin maça papazı.. Ve yine kıyacaksın belki, o incecik bileklerine.. Yağmur içen kız.. sahipsiz bebek Elbette bir gün herkes bir şekilde gidecek. Ama bu yağmur var ya, bu yağmur, inan ki Nereye gidersen git, hep ardından gelecek.. Ne zaman tokatlasa yağmurlar penceremi, NE zaman sersem ve buruşuk bir pardösü gibi Dökülsem kaldırımlarına bu duman karası kentin; Hep o kıza rastlarım, aynı kuytu köşede. Gözyaşlarını biriktirir usanmadan Düşleriyle aynı şişede.. Hatırını sorarım, sessizce kaldırır yüzünü, Tablolardan çalınmış gizemli bir gülücüktür. Yağmur içer yudum-yudum, kanasıya. Mezesi, eski bir geceden, vişne yarığı kırmızı Ve hala kanayan o vişne ısırığı öpücüktür.. Yağmur içen kız.. mağrur yürek Bu yağmurlar yalan ama ölüm gerçek.. Sen yine avucunda sakla, çaldırma cevherini. Ve sakın gösterme kimseye, o yağmur incilerini Hep şarkını söyle; hiçbir kelimesiz ve makamsız, Hep orda bekle; bir akşam belki apansız, Gelir de alırım şişemi senden geriye: O biriken yaşlarını içmek için damla-damla Ve geciken bedelini ödemek için kendi hayatımla... Yusuf HAYALOĞLU HANİ BENİM GENÇLİĞİM Hani benim sevincim nerede; Bilyelerim, topacım, Kiraz ağacında yırtılan gömleğim? Çaldılar çocukluğumu habersiz.. Penceresiz kaldım anne, Uçurtmam tel örgülere takıldı.. Hani benim gençliğim nerede? Ne varsa buğusu genzi yakan, Ekmek gibi, aşk gibi, Ah, ne varsa güzellikten yana, Bölüştüm, büyümüştüm. İçime sığmıyordu insanlar.. Bu ne yaman çelişki anne, "Kurtlar sofrasına" düştüm.. Hani benim direncim nerede? Hani benim övüncüm nerede; Akvaryumum, kanaryam, Üstüne titrediğim kaktüs çiçeği? Aldılar kitaplarımı sorgusuz.. Duvarlar konuşmuyor anne, Ve açık kalmıyor hiçbir kapı.. Hani benim gençliğim nerede? Daha kapılmamışken rüzgara, Tatmamışken rakıyı, Şiire yeni-yeni başlamışken, Koştum, dağlara koştum; Daha öpmemişken hiçbir kızı.. Yağmurları biriktir anne, "Çağ yangınında" tutuştum.. Hani benim bilincim nerede?
|
Artık, yenilmiş ordular kadar Eziktik, sahipsizdik.. Geçip gittik, parka ve yürek paramparça!. Gerisi ölüm duygusu, Gerisi sağır sessizlik.. Geçip gittik, Nazlıcan boşluğu aramızda.. Bedirhan'ı bir gedikte sırtından vurdular, Yarıp çıkmışken nice büyük ablukaları.. Omuzdan kayan bir tüfek gibi usulca, Titredi ve iki yana düştü kolları.. Ölüm bir ısırgan otu gibi Sarmıştı her yanını... Devrilmiş bir ağaçtı, ay ışığında gövdesi.. Uzanıp, bir damla yaş ile Dokundum kirpiklerine.. Göğsümü çatlatırken nabzının tükenmiş sesi.. Sanki bir şakaydı bu!.. birazdan uyanacaktı, Birazdan ateşi karıştırıp bir cıgara saracaktı... Oysa ölüm, sadık kalmıştı randevusuna, ah... O da Nazlıcan gibi, Bir daha olmayacaktı!.. Hey, Bedirhan.. katran gecelerin heyulası!.. Hey, Bedirhan.. kancık pusuların belâsı!. Sen de böyle bitecek adam mıydın, konuşsana, Hey, Bedirhan hey.. mezarı kartal yuvası!..
KİM SUSTURABİLİR Kim susturabilir bizim türkümüzü, kim? Biz ki bu hasreti, Semahların seyrinden alıp gelmişiz, Biz ki onu sitemkar anaların Kirpiğinden derlemişiz; Süzülsün de acının derin izler bıraktığı Gül yanaklardan, Yere dökülsün istememişiz! Bizim türkümüzü rüzgâr söyler her gece Ay vurdukça parıldar, Gün doğdukça hız alır. Nevruz ateşleriyle sağaltarak Çırpınan yarasını, Can havliyle, kardaş, Kan içinde bir kartal gibi, Vadilere saldırır! Türkülere ilişmeyin! Türküler nehirdir, gecenin bağrına akar. Fazla eşelemeyin kardaş, Taşınca ne siperler kalır, Ne dev barikatlar. Deşmeyin diyorum... deşmeyin!.. Kim susturabilir bizim türkümüzü, kim? Biz ki nice amansız badirelerde, Serden geçmişiz. Biz ki, ilmikler boynumuza takılıyken bile Türkü söylemişiz. Sonra ırmak boylarında gövertip, Körpe otların serinliğinde, Dağlara emanet etmişiz! Biz ki her yangının külünden, Diri canlar yaratmışız. Biz ki mazlumların defterine Kanlı resimlerle sıralanmışız. Banaz yaylasından Kerbela'ya Kar götürsün turnalar! Ölürüz sanma kardaş, Dostun attığı gülden yaralanmışız... Türküleri dövmeyin!.. Türküler gökyüzüdür, karanlığa yıldızlar çakar.. Üstümüze gelmeyin kardaş, Namuslu bir delikanlının Alnında kavga ışıldar! İncitmeyin diyorum... incitmeyin!.. Kim susturabilir bizim türkümüzü, kim? Biz ki Karacaoğlan'ı aşkla, Veysel'i toprakla yüceltmişiz... Biz ki Köroğlu'nun narasıyla nice beyleri Yere çökertmişiz! Yine de masum bir bebek gibi, Avuç-avuç sevdamızı, Kalanlara vasiyet etmişiz... Adam dediğin, sapına kadar yiğit olmalı, Ne karıncayı incitmeli, Ne de ozanları yakmalı... Öyle sansar gibi pusu kurup Punduna getirmek de neymiş? Adam dediğin, kardaş, Yüreği varsa eğer, Getirip ortaya koymalı!.. Türküleri yakmayın!.. Türküler çiçektir, en umutsuz zamanlarda açar. Kavgayı uzatmayın kardaş, Yüzyıllardır tuz döke-döke Çürüdü bu yaralar, Kanatmayın diyorum... kanatmayın!.. YÜREĞİM KANIYOR Sakin göllerin kuğusuyduk, Salınarak suyun yanağında. Ve okşayarak nilüfer saçlarını gecenin. Sonumuzun adım-adım Yaklaştığını görürdük... Yarılan ekmeğin buğusuyduk; Paylaşılan zeytin tanesinin, Yüzümüze saldıran yağmur avanesinin. Biz hep üşüyen burnumuzu Avucumuzda hohlayarak yürürdük. Hiçbir hesabımız yoktu kimseyle. Hiçbir aykırı yanımız, Hiçbir yalanımız... Gözüm yaşarıyor, Yüreğim kanıyor... Olmasaydı sonumuz böyle!.. Biri, saksımızı çiğneyip gitti. Biri, duvarları yıktı, Camları kırdı. Fırtına gelip aramıza serildi. Biri, milyon kere çoğaltıp hüzünleri Her şeyi kötüledi, Bizi yaraladı... Biri şarabımızı döktü, Soğanımızı çaldı. Biri, hiç yoktan vurdu, Kafeste garip kuşumuzu! Ciğerim yanıyor, Yüreğim kanıyor... Solmasaydı gülümüz böyle!. Dağlarda çoban ateşiydik, Sarmalayarak acı bir sevda masalını Ve hıçkırarak Hırçın rüzgârların kavalını... Namlunun, bağrımıza Sinsice sokulduğunu bilirdik... Ceylanın pınara inişiydik, Vedalaşan birkaç damla gözyaşının; Tenine kan bulaşan O masum çakıl taşının... Oysa biz dualarımızda hep Birbirimizden daha önce Ölmeyi dilerdik... Bazı sorumluluklarımız vardı, Hayata ilişkin. Bazı basit sorularımız, Anlaşılır bazı sorunlarımız... Göğsüm daralıyor, Yüreğim kanıyor... İncinmeseydi gençliğimiz böyle... Birer yolcuyduk, Aynı ormanda kaybolmuş. Aynı çıtırtıyla ürperen birer serçe. Hep aynı kaderde buluşurduk Sevmeye tutuklu gibi... Birer tomurcuktuk hayatın kollarında. Birer çiğ damlasıydık, Bahar sabahında, Gül yaprağında... Dedim ya, Hiç yoktan susturuldu şarkımız! Yüreğim kanıyor, Yüreğim kanıyor... Bitmeseydi öykümüz böyle!..
İYİMSER BİR GÜL Uyandım, seni düşündüm Birdenbire duvar Birdenbire gece yarısı Sonra devriye parolası Ve rüzgar Ve birdenbire kalp ağrısı... Uyandım, seni düşündüm Ey yar Ey göğsümün sol yarısı! Su bulanınca Meydanlarda sesin yırtılınca Hiç dostun kalmayınca Sarsılmış bir ömrün Basamaklarında Görüşüme gel ne olur İyimser bir gül olsun Dudaklarında... Dert etme, iyiyim ben Ara sıra mahşer Ara sıra yaşama hırsı... Sonra mazgal altı zulası Ve mektuplar Ve ara sıra hasret belası... Dert etme, iyiyim ben Ey yar Ey hüznümün tütün sarısı... Kan bulaşınca Yangınlarda yüzün harlaşınca Saçların tutuşunca Zorlanmış bir hükmün Tutanaklarından Görüşüme gel ne olur İyimser bir gül açsın Yanaklarımda...
|