|
KURAN'I YANLIŞ
YORUMLAMA ÖRNEKLERİ
Cennette şarap içilmesi
Bir kısım akılsızların Kuran'da, güya çelişki olarak
göstermeye çalıştıkları konulardan biri, şarabın dünyada haram kılındığı
halde neden cennette bir ikram olarak sunulduğudur. Tartışma konusu yapmak
istedikleri ayet ise şöyledir:
Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali
(şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten
ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan
ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve
Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi),
ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan'
kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu? (Muhammed Suresi, 15)
Daha önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi, bu tür bir anlayışeksikliği
Kuran'ın geneline hakim olmamak, akledememek, art niyetli ve ön yargılı
bir bakışa sahip olmaktan kaynaklanmaktadır. Şimdi böyle akılsızca bir
iddianın niçin mantıksız ve geçersiz olduğunu birkaç yönden inceleyelim:
Birincisi, cennette ikram edilen şarapla dünyadaki şarabın farklı
özelliklere sahip olduğunu aşağıdaki ayetlerden anlıyoruz:
Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve
kadehler ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip
akılları çelinir. (Vakıa Suresi, 18-19)
Görüldüğü gibi, cennette sunulan içki dünyadaki şarabın olumsuz etki ve
özelliklerinden arındırılmışbir içki türüdür. Ayette belirtildiği gibi ne
başağrısı verir ne de aklı çeler. Yani keyif ve lezzet verici olmasına
rağmen sarhoşedici ve rahatsızlık verici bir niteliği yoktur. Bu
özelliklere sahip bir şarabın da cennet nimetlerinden bir nimet olmasında
en ufak bir çelişki yoktur.
Dünyadaki içki pek çok yönden Kuran'da kötülenmiş, olumsuzlukları
belirtilmişzararlı bir içkidir. İçkinin zarar ve kötülüklerini anlatan
ayetlerden bazıları şöyledir:
Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal
okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan
kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan, içki ve kumarla
aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan
alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi, 90-91)
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem
insanlar için yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür."
(Bakara Suresi, 219)
Elbette ki bu dünyada haram kılınan içkinin Kuran'da kınanmışkötü
özelliklerinin cennetteki içkilerde bulunması düşünülemez. Nitekim Allah
bir başka ayetinde de cennet içkisini tarif ederken bu içkinin dünyadaki
içkinin kötü özelliklerine sahip olmadığını bir kez daha vurgulamaktadır:
Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde
dolaşılır. Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda ne bir gaile
vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları çelinir. (Saffat Suresi,
45-47)
Allah'ın açıkça belirttiği bu konuyu kendince çelişkili gören bir kimsenin
anlayışından şüpheye düşülmesi kaçınılmazdır. Cehalet ve sapkın bir amaçla
Kuran'a yaklaşan bir kimsenin aklının bu derece kapanması, en açık
konuları dahi anlayamayacak bir acizliğe düşmesi de Kuran'ın
mucizelerindendir. Allah bir ayetinde akledemeyenlerin düştüğü bu durumu
şöyle tarif eder:
Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse için iman etme
(imkanı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar.
(Yunus Suresi, 100)
İkincisi, Kuran'ın Arapça metninde, bildiğimiz şarap ve her türlü alkollü
içki anlamına gelen "hamr" sözcüğünün cennet içkisi anlamında kullanıldığı
tek ayet yukarıdaki Muhammed Suresi'nin 15. ayetidir. Bunun dışında,
cennetteki içecekler için kullanılan "şarap" kelimesi Arapça'da herhangi
bir içecek anlamına gelir. Türkçe'de şarap kelimesi bildiğimiz alkollü
içki için kullanılsa da gerçekte Arapça'da içmek anlamına gelen "şerebe"
kökünden türemiştir ve her türlü alkolsüz içecek için kullanılabilir.
Buradan da cennet içkisinin farklı bir içki olduğu anlaşılmaktadır. Yani
Kuran'daki cennet ayetlerinde geçen "şarap" kelimesinin Türkçe'de
kullandığımız şarapla bir ilgisi yoktur. Bu kelimenin geçtiği ve içecek
anlamında kullanıldığı ayetlerden bazıları şöyledir:
İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve ve
şarap istemektedirler. (Sad Suresi, 51)
Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmişatlastan yeşil elbiseler
vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir
şarab içirmiştir. (İnsan Suresi, 21)
Şarap konusuyla ilgili bir başka
yanlışyorumlama
Nahl Suresi'nin 67. ayetinde Allah; "Hurmalıkların
ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici
içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz…" buyurmaktadır.
Akledemeyen bazı cahil kişiler burada kendilerince şarabın övüldüğünü,
haram olan bir şeyin övülmesinin de çelişkili olduğunu söylerler.
Herşeyden önce, dikkatli bakıldığında ayette şarabın övülmesi gibi bir
durum yoktur. Ayette övülen kısım hurmaların ve üzümlerin bizzat
kendilerinin güzel rızıklar olduklarıdır. Ayetin birinci bölümünde
bahsedilen ise insanların bunlardan elde ettikleri sarhoşluk verici
içkidir ki zaten Kuran'ın pek çok yerinde bu içkinin zararları sayılmışve
kötülenmiştir. Ayetin ifadelerinden şarap içmeye, sarhoşolmaya bir teşvik,
bir övgü olduğunu çıkarmak da ortada kasıtlı bir yaklaşım ya da önemli bir
anlayışve muhakeme bozukluğu olduğunu göstermektedir.
Bu ayette önemli bir gerçeğe dikkat çekilmektedir: Allah'ın rızık olarak
verdiği bir nimet, istendiğinde olumlu ve faydalı bir yönde
değerlendirilebilir, istenildiğinde de suistimal edilerek zararlı işlerde
kullanılabilir. Yani aynı nimet, amaca göre hayır ya da kötülük haline
getirilebilir, helal ya da haram yönde kullanılabilir. Burada da imtihan
dünyasının bu temel gerçeği üzüm ve şaraptaki tezat örneğiyle
vurgulanmaktadır. Allah'ın nimet olarak yarattığı üzüm, sağlık açısından
ne kadar faydalı, besleyici, lezzetli bir ürünse, bundan o derece zararlı,
insan vücudu üzerinde kalıcı ve olumsuz etkileri olan şarap da
üretilebilir. Aynı gerçek mal, para, güzellik, zeka, makam, mevki, güç,
iktidar gibi pek çok nimet içinde geçerlidir. Bu nimetler Allah'ın
beğendiği hayırlı işlerde değerlendirilebileceği gibi, Allah'ın razı
olmadığı, zararlı, olumsuz amaçlar için de kullanılabilir.
Görüldüğü gibi, Allah aynı nimeti pek çok hikmet dahilinde farklı
yaratılışlara çevirebilir. Bu gerçeği de aynı üstün hikmetle tek bir
ayette ifade edebilmektedir. Düşünüp akleden kimseler de Allah'ın
ayetlerindeki hikmetleri görür ve anlarlar. Nitekim aynı ayetin
devamındaki, "… şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için,
gerçekten bunda bir ayet vardır." (Nahl Suresi, 67) ifadesinde de
buna dikkat çekilmektedir.
Kısacası, ayet açık bir şuur ve dikkatle okunduğunda ortada herhangi bir
çelişki olmadığı rahatlıkla görülür. Artık bu derece açık konularda
çelişki aranmaya çalışılması da inkar edenlerin Kuran karşısında
düştükleri çaresizliği göstermeye yeterlidir.
"Domuz eti bugünkü
sağlık koşullarında yenebilir" denmesi
Domuz etinin Kuran indirildiği dönemde yenmesinin sağlığa zararlı pek çok
yönleri olduğu gibi, bugün de yenmesinin sağlığa zararlı olan çeşitli
yönleri vardır. Bir kere domuz, her ne kadar temiz çiftliklerde, bakımlı
ortamlarda yetiştirilirse yetiştirilsin, kendi pisliğini yiyen bir
hayvandır. Gerek pislikle beslenmesi gerekse biyolojik yapısı nedeniyle
domuzun bünyesi diğer hayvanlara oranla çok fazla miktarlarda antikor
üretir. Yine domuzun vücudunda diğer hayvanlara ve insana oranla çok
yüksek dozda büyüme hormonu üretilir. Doğal olarak bu yüksek dozdaki
antikorlar ve büyüme hormonu dolaşım yoluyla domuzun kas dokusuna da
geçerek birikir. Bunun yanı sıra domuz eti çok yüksek oranlarda kolesterol
ve lipid içerir. Bunların sonucunda tüm bu aşırı düzeydeki antikorlar,
hormonlar, kolesterol ve lipidlerle yüklü olan domuz etinin insan sağlığı
açısından önemli bir tehdit olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Bugün domuz etinin yoğun olarak tüketildiği ABD, Almanya gibi ülkelerin
nüfuslarının önemli bir bölümünü oluşturan normalin çok ötesinde aşırı
şişman kimselerin varlığı, artık alışılmışbir manzara olmuştur. Domuz
etine dayalı bir beslenme sonucunda aşırı büyüme hormonuna maruz kalan
insan bünyesi önce aşırı kilo toplamakta, sonra da vücudu deformasyonlara,
şekil bozukluklarına uğramaktadır.
Bunların dışında domuz etindeki sağlığa zararlı maddelerden biri de
"trişin" mikrobudur. İnsan vücuduna girdiğinde doğrudan kalp kaslarına
yerleşerek ölümcül tehlike oluşturan trişin mikrobuna domuz etinde
sıklıkla rastlanmaktadır. Günümüz teknolojisiyle trişinli domuzları teknik
olarak tespit etmek mümkünse de önceki asırlarda böyle bir yöntem
bilinmiyordu. Bu nedenle domuz eti yiyen herkes için trişin mikrobunu
kapma ve ölümle karşı karşıya kalma riski vardı.
Görüldüğü gibi tüm bu sebepler domuz etinin Müslümanlara yasaklanmasının
hikmetlerinden bazılarını göstermektedir. Her koşulda sağlığa zararlı
etkilerini sürdüren, denetimsiz üretiminde ise ölümcül bile olabilen domuz
etinin yenmesi yasaklanarak böyle bir tehlikeye karşı en başından köklü ve
keskin bir önlem alınmıştır.
Ne var ki burada çok önemli bir noktayı hatırlatmakta fayda vardır. Bir
şeyin haram kılınması için mutlaka sağlığa ya da insanlığa zararlı olması
gerekmez. Bu konu pek çok kimsenin dikkatinden kaçan, art niyetlilerin de
insanların bilgisizliklerinden faydalanarak bununla akıllarını
karıştırmayı denedikleri bir konudur. Yani, "bunun ne sakıncası var da,
şunun ne zararı var da Kuran yasaklıyor" şeklindeki, düşünüp akledilmeden
ortaya atılan cahilce iddialar gerçekte Kuran'ın hükümlerindeki hikmet ve
amaçtan habersiz olmaktan kaynaklanmaktadır. Akledemeyen kişiler konuları
dar ve sınırlı kalıplar içinde algılamaya çalıştıklarından, daha
genişdairede yer alan hikmetleri ve bunların mantıklarını kavrayamazlar.
Allah çok daha farklı nedenlerle de herhangi bir şeyi insanlara
yasaklayabilir. İnsanları denemek için, Kendisinden gerçekten korkan ve
Kendisine samimi olarak itaat edenlerin anlaşılması, sahtekarların da
ortaya çıkması için zararı olmayan bir şey de yasaklanabilir. Ceza ve
ibret kastıyla ya da nimetlerin kıymetinin hatırlanması ve şükre vesile
olması için de bir konuda yasak konabilir.
Allah Kuran'da, Allah'tan başkası adına kesilmişhayvanı yemeyi de haram
kıldığını belirtmiştir:
O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına
kesilmişolan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz
olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla ona
bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Bakara
Suresi,173)
Aynı otlakta büyüyen iki sığırdan biri Allah adına kesilirse yenmesi
helal, diğeri Allah'tan başkası adına kesilirse yenmesi haram olur. Bu
hükmün bir hikmeti de insanlar için bir deneme vesilesi olmasıdır.
Kuran'da önceki dönemlerde Yahudilere konulan, "Cumartesi günü işyapma
yasağı"nın onların imtihanı için olduğu ise şöyle bildirilmektedir:
Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı sonucu) sor. Hani onlar
Cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. 'Cumartesi günü işyapma
yasağına uyduklarında', balıkları onlara açıktan akın akın geliyor,
'cumartesi günü işyapma yasağına uymadıklarında' ise, gelmiyorlardı. İşte
biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları böyle imtihan ediyorduk. (Araf
Suresi, 163)
Oysa bir dönem Yahudilere yasaklanan Cumartesi günü işyapmak, Kuran'da
Müslümanlara yasaklanmamıştır. Bu da, yasağın herhangi bir toplumsal
sakıncadan ya da özellikle o gün şehre akın eden balıkların sağlığa
zararından ötürü değil, deneme kastıyla konulduğunu göstermektedir.
Nitekim, söz konusu kavmin yasağı çiğneyerek imtihanı kaybettikleri de
ayette belirtilmiştir. Böyle bir yasakla o kavmin insanlarının
imanlarındaki samimiyetsizlik ve Allah'tan gereği gibi korkup
sakınmadıkları ortaya çıkmışoluyordu.
Kuran'da müminler için konulan bir yasak da benzer bir hikmet, bir deneme
amacı taşımaktadır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Ey iman edenler, Allah görünmezlikte (gaybte) kendisinden kimin korktuğunu
ortaya çıkarmak için ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği avdan bir
şeyle andolsun sizi deneyecektir. Artık kim bundan sonra haddi aşarsa,
onun için acı bir azab vardır. Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı
öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası,
hayvandan öldürdüğünün bir benzeridir. Buna da, Kabe'ye ulaşmışbir
kurbanlık olarak içinizden adalet sahibi iki kişi hükmedecektir. Veya
yoksulları doyurmak veya onun dengi oruç tutmak olan bir keffaret vardır.
Böylelikle işlediğinin vebalini tadmışolsun. Allah geçmişte olanı
bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öç alacaktır. Allah üstün ve
güçlü olandır, öç sahibidir. Deniz avı ve onu yemek size ve (yeryüzünde)
dolaşanlara bir yarar olarak helal kılındı. İhramlı olduğunuz sürece kara
avı ise size haram kılınmıştır. O'na (götürülüp) toplanacağınız Allah'tan
korkup-sakının. (Maide Suresi, 94-96)
Ayetlerde bu yasağın hikmeti açıkça belirtilmiştir: "..
görünmezlikte Kendisinden kimin korktuğunu ortaya çıkarmak için..."
Ellerin ve mızrakların bu ava rahatlıkla erişebilmesi de bu imtihanın bir
parçasıdır.
Kavimlere getirilen ilahi yasakların bir diğer hikmeti de onların tavır ve
davranışlarındaki bozukluk, sapkınlık nedeniyle cezalandırılmaları ve
tevbe edip doğru yola dönmelerinin sağlanmasıdır. Geçmişdönemlerde
Yahudilere konulan bazı yasaklar da bunun bir örneğidir:
Yahudi olanlara her tırnaklı (hayvanı) haram kıldık. Sığırlardan ve
koyunlardan, sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışanlar
dışında iç yağlarını da onlara haram kıldık. 'Azgınlık ve hakka tecavüzde
bulunmaları' nedeniyle onları böyle cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru
olanlarız. (Enam Suresi, 146)
Buraya kadar anlaşılacağı gibi Allah'ın haram kıldığı şeylerin
yasaklanmasında pek çok hikmet ve amaç bulunur. Bu hikmeti yalnızca
yasaklanan şeyin zararlı ya da sağlıksız olmasıyla kısıtlamak Kuran'ı
gereği gibi bilip anlamamaktan, düşünmemekten kaynaklanır.
Domuz etinin yasaklanmasının da birden fazla hikmeti vardır. İçinde
yaşadığımız asra değin domuz etinin insan sağlığını doğrudan tehdit eden
zararları olduğunda kuşku yoktur. Bugünkü tıbbi cihazlarla, biyolojik
testlerle somut biçimde ortaya konmuşbu zarara karşı, daha kimsenin
mikrop, bakteri, trişin, hormon, antikor gibi kavramlardan haberi olmadığı
14. yüzyılda indirilen Kuran'da kesin önlem alınması da aynı zamanda bu
ilahi Kitabın mucizelerindendir. Bugün de domuz üretiminde alınan her
türlü önlem ve denetime rağmen, domuz etinin fizyolojik olarak insan
vücuduna uygun bir besin türü olmadığı, insan sağlığına kesin zararı olan
bir et çeşidi olduğu bilinmektedir. Buna rağmen üretiminin kolaylığı ve
maliyetinin düşüklüğü nedeniyle dünya çapında yaygın olarak
tüketilmektedir. Aslında, dikkat edildiğinde domuz üretiminin bu derece
cazip olmasının, geçmişte Yahudilere çalışma yasağı olan Cumartesi günü
balıkların akın etmesinden farkı yoktur. Yeryüzünde kuzu, koyun, tavuk,
sığır eti, sayısız kuşeşidi, av hayvanı ve daha pek çok türde yenebilecek,
son derece lezzetli hayvan eti varken Allah'ın haram kıldığı domuz etine
tamah etmenin maksatlı bir tutum olacağı açıktır.
Kuran'da belirtilen gerekçeler dışında her ne suretle olursa olsun domuz
etini yemek Kuran'ın geçerli olduğu kıyamete kadar haramdır. Bundan 100
yıl sonra, bütünüyle zararsız bir hale getirilse dahi, domuz eti yememek
yine müminler için bir ibadet vesilesi olacaktır. O zaman da bunu yiyip
yememek yine inkar eden akılsızlar için bir fitne -deneme konusu-
olacaktır.
Kıssaların masal
sanılması
Kuran'daki üslubun en önemli özelliklerinden biri de çeşitli konuları
örnek ve benzetmelerle açıklamasıdır. Bu örnek ve benzetmeler de
çoğunlukla önceden gelmişPeygamberlerin veya elçilerin hayatlarından ya da
Kuran'ın indirilmesinden önce yaşanmışeşitli olaylardan aktarılan bilgiler
içinde geçer. Dolayısıyla Kuran'da yer alan bu tür kıssalar insanlar için
pek çok ibret, örnek, işaret ve mesajlar taşırlar.
Bu ilahi hikmeti kavrayamayan kimselerin her devirde Kuran hakkındaki
cehaletlerini sergileyen sözleri Kuran'da şöyle aktarılır:
Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman; "İşittik" dediler. "İstesek, biz de
bunun bir benzerini söyleyebiliriz. Bu, eskilerin efsanelerinden başkası
değildir." (Enfal Suresi, 31)
Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Eskilerin masalları" dediler. (Nahl
Suresi, 24)
Oysa akledemeyenlerin masal sandıkları kıssalar, müminlere yol gösteren
sayısız değerli bilgi ve örneklerle doludur. Allah her devirde müminlerin
başlarına gelebilecek her türlü olay ve şartı geçmişPeygamberler ve
kavimlerin yaşadıklarından çeşitli örnekler ve kesitler vererek
açıklamaktadır.
Elbette ki Kuran'daki kıssaların ve örneklerin hikmeti yalnızca insanlara
tarih bilgisi vermek değildir. Bu kıssalar sayısız ilahi hikmet içerirler;
bunlardan birkaçını şöyle sayabiliriz:
- Allah'ın müminlerin ve inkar edenlerin üzerinde işleyen ve dünya
kurulduğundan beri değişmeyen kanunlarını göstermek;
- Müminlerin her devirde karşılaşabilecekleri olaylar, imtihanlar,
sıkıntılar karşısında ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını, ne tür
tepkiler vermeleri gerektiğini, nasıl bir ruh ve ahlak yapısı
sergileyeceklerini, Allah'a karşı nasıl bir tavır ve üslup içinde olmaları
gerektiğini tarif edip açıklamak. Her konuda müminlere yol göstermek.
- Müminlerin şevklerini artırmak.
- İnkar edenleri uyarıp doğru yola davet etmek ve bu davete uymayanların
hüsranla biten sonlarını hatırlatmak.
- Kıyamete kadar Kuran'a uyan müminleri dünyada ve ahirette bekleyen güzel
sonu müjdelemek.
Elbette bunları algılayacak akıl ve kavrayıştan yoksun olan kişiler de
Kuran'ı bir hikaye kitabı gibi görür, kıssalardaki hikmetlere erişemezler.
Bu kişilerin her türlü öğüt ve açıklamaya kapalı, sabit fikirli, algıları
kitlenmişkimseler oldukları ayetlerde şöyle belirtilir:
Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa biz, onu
kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat örtüler
ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi 'apaçık-belgeyi'
görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr etmekte olanlar, sana
geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: "Bu, öncekilerin uydurma
masallarından başka bir şey değildir" derler. (Enam Suresi, 25)
Bu tür kişiler bu davranışlarıyla Kuran'a ya da İslam'a bir zarar
veremezler. Kendileri her ne kadar Kuran'a zarar vermek, insanları dinden
saptırmak ya da alıkoymak isteseler de, gerçekte yegane zararı farkında
olmadan kendilerine verirler. Bu gerçek yukarıdaki ayetin devamında şöyle
bildirilir:
Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar. Onlar, yalnızca
kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar ama şuurunda değildirler.
(Enam Suresi, 26)
İçinde bulundukları yanılgının farkına vardıklarında ise işişten geçmiş,
çok geç kalmışlardır, artık geri dönüşve telafi imkanı yoktur. Bu durum
ayette şöyle haber verilmektedir:
Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke
(dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini
yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." (Enam Suresi, 27)
Kuran'ı diğer İlahi
kitapların bir kopyası, taklidi sanma
Kuran, Allah'ın tüm insanlara uyarıcı ve öğüt verici olarak indirdiği,
kıyamete kadar geçerli olan tek hak kitaptır. Kuran'dan önce gönderilen
kitaplar insanlar tarafından tahrif edilmiştir. Ancak Kuran, Allah
tarafından korunmuştur. Bu gerçek "Hiç şüphesiz,
zikri (Kuran'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz."
(Hicr Suresi, 9) ayetiyle haber verilmiştir.
Kuran hakkında akılsızların öne sürdükleri asılsız iddiaların en
yaygınlarından birisi de, Hz. Muhammed'in, Kuran'ı Kitab-ı Mukaddes'ten
(Tevrat ve İncil) esinlenerek yazdığı yalanıdır. Bu, tamamen hayali ve
hiçbir dayanağı olmayan iddianın temeli ise Kuran ile Kitab-ı Mukaddes
arasındaki bazı benzerliklerdir.
Oysa benzerliklerin bulunması son derece doğal bir durumdur. Çünkü sonuçta
hepsi (Tevrat ve İncil'in tahrif edilmişbölümlerini ayrı tutarsak)
Allah'ın sözüdür, hepsinin mesajı aynıdır. Allah'ın varlığı, birliği,
Allah'ın sıfatları, ahiret inancı, iman edenlerin, inkar edenlerin,
münafıkların özellikleri, geçmişümmetlerin durumu gibi temel konular,
öğütlenen ve sakındırılan hususlar, ahlaki ölçüler hiçbir devirde köklü
olarak değişmeyen evrensel gerçeklerdir. Dolayısıyla önceki kitaplarda yer
verilen bu konularla Kuran'da anlatılanlar arasında benzerlik ve
paralellik bulunması hiç de yadırganacak bir durum değildir. Zaten
Kuran'da da İslam dininin diğer dinlerden apayrı bir din olduğu iddiası
yoktur. Benzerlik Kuran ayetlerinde de belirtilir:
Ve hiç şüphesiz, o (Kuran), geçmişlerin kitaplarında
da vardır. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için bir delil
(ayet) değil mi? (Şuara Suresi, 196-197)
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Andolsun, biz sizden önce kitap
verilenlere ve sizlere: "Allah'tan korkup-sakının" diye tavsiye ettik...
(Nisa Suresi, 131)
Dahası Kuran'ın kendisinde, gerçek Tevrat ve İncil'i doğrulayıcı bir kitap
olduğu bizzat bildirilmektedir:
Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona 'bir şahid-gözetleyici'
olarak Kitab'ı (Kuran'ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın
indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve
tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem
kıldık. (Maide Suresi, 48)
Kendinden önceki kitapları doğrulama özelliği sadece Kuran'a değil, diğer
hak kitaplara da verilmiştir. Hz. İsa'ya gönderilen İncil de, kendisinden
önce Hz. Musa'ya indirilen Tevrat'ı doğrulamaktadır. Bu gerçek Kuran'da
şöyle haber verilir:
Onların (Peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak
Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan,
önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan
İncil'i verdik. (Maide Suresi, 46)
Bu, Allah'ın bir kanunudur ve bu kanun elbette ki Kuran için de
geçerlidir. Kuran'da, diğer semavi dinlerin kitaplarında yer alan ortak
konuların bir kısmından bahsedilmiştir. Hac Suresi'nin 26. ve 27.
ayetlerinde hac ibadetinin Hz. İbrahim'le başladığı, Enbiya Suresi'nin 72.
ve 73. ayetlerinde namaz ve zekatın Peygamberimizin döneminden önce de
farz olduğu, Müminun Suresi 51. ayette diğer elçilere de salih amellerde
bulunmalarının emredildiği bildirilmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Hani biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip
hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiçbir şeyi ortak koşma,
tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz
tut." "İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan
(derin vadilerden) gelen yorgun düşmüşdeveler üstünde sana gelsinler."
(Hac Suresi, 26-27)
Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık.
Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara
hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar
bize ibadet edenlerdi. (Enbiya Suresi, 72-73)
Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde
bulunun; çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı biliyorum. (Mü'minun
Suresi, 51)
Buraya kadar anlattıklarımızdan, niçin Kuran'la önceki kitaplar arasında
birtakım konu ve içerik benzerliklerinin bulunduğu ve bunun ne kadar doğal
bir durum olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu benzerliklerin
bulunması Kuran'ı Peygamberimizin yazdığını değil, tam tersine bütün
semavi dinlerin kitaplarının aynı kaynaktan geldiğini, yani Allah'ın sözü
olduğunu kanıtlar. Bu da hem Kuran'ın bildirdiği, hem de akıl ve mantığın
tasdik ettiği bir gerçektir.
Allah, Kuran'ın kendi katından indirilmişhak kitap olduğunu ve bu gerçeği
anlayamayan insanların durumunu ayetlerinde şöyle haber vermiştir:
Bu Kuran, Allah'tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuşdeğildir.
Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır.
Bunda hiç şüphe yoktur, alemlerin Rabbindendir. Yoksa: "Bunu kendisi yalan
olarak uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Bunun benzeri olan bir sure getirin
ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi
çağırın." Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine henüz yorumu
gelmemişbir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle
yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl bir sonuca uğradıklarına bir bak.
(Yunus Suresi, 37-39)
Ayrıca, konunun bir diğer yönü daha vardır: Hz. Muhammed, hayatında
Tevrat'ı veya İncil'i okumuşya da araştırmış, onlar hakkında bilgi sahibi
olmuşbir kimse değildi. Peygamberimizin daha önce bu kitapları okumaması,
yazmaması, bir inceleme, hazırlık ya da çalışma yapmaması, kavminin de
yakından şahit olduğu bir gerçekti. Bu konuda hiç kimsenin bir şüphesi
yoktu. Öyle ki Kuran'da, inkarcılar için de çok açık ve bilinen bir gerçek
olan Peygamberimizin bu özelliği, onlara karşı bir kanıt olarak
belirtilmiştir:
Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ
elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya
kapılırlardı. (Ankebut Suresi, 48)
Hz. Muhammed'in bu özelliğinden dolayı, önceki ilahi kitaplar hakkında
bilgisi olmayan ve bu dinlere mensup olmayan kimseler için kullanılan
"ümmi" terimi Kuran'da, Peygamber Efendimiz için de kullanılmıştı. Ayet
şöyledir:
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de
(geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye
(Resul) uyarlar… (Araf Suresi, 157)
Ümmi kelimesinin Kuran'da, Hıristiyan veya Yahudi olmayanlar anlamında
kullanıldığı aşağıdaki ayetten anlaşılmaktadır:
Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: "Ben,
bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a teslim ettim." Ve kitap
verilenlerle ümmilere de ki: "Siz de teslim oldunuz mu?" Eğer teslim
oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. (Al-i İmran Suresi, 20)
Görüldüğü gibi "ümmi" terimi ayette, kendilerine kitap verilenlerin
dışında kalan kimseler hakkında kullanılmıştır. Buradan anlaşıldığı gibi
Kuran'da, ümmi kelimesinin klasik yorumdaki, "okuma yazma bilmeyen"
anlamında kullanılmadığı açıktır.
Kaynak:
http://www.harunyahya.org/imani/akilsiz3.html
geri dön |