XIII.Bölüm 

MÜZİKLE TEDAVİ’NİN TARİHÇESİ VE  
MÜZİĞİN ENGELLİ/ÖZÜRLÜ EĞİTİMİNE KATKILARI

     İlk insanlıktan bu yana çeşitli ses ve ritimler insanın doğasında bulunmaktadır. Bu ses ve ritimler çeşitli enstrümanlarla veya insan sesi olarak şekillenebilir.

     İnsanlık tarihinde ilk insanların çıkardığı sesler, eğitilmemiş seslerdi. Aynı şekilde çevredeki sesler de belli bir sistematiği olmayan seslerdi. İnsanlar sözcükleri ve kelimeleri bulmadan önce ritimi keşfetmişlerdir. Çünkü ritim, insanların diğer karmaşık seslerden ayırabildikleri ilk farklılıktır. Bu farklılıktan yola çıkılarak sesleri ayırmaya ve gruplandırmaya başlayan insanlar, ortak konuşabildikleri kelimeleri keşfetmişlerdir. Bu kelimeler de dili oluşturmuştur. İnsanların birbirlerinden farklı yerlerde yaşaması ve yaşadıkları çevrenin kendine özgü seslerinin olması insanların farklı kelimeler üretmesine sebep olmuştur.

    “Musiki sanatı; bir toplumda örf, adet, din, ekonomi, sosyal yapı ve coğrafi şartlar gibi unsurların oluşumunda önemli bir rol oynar. Örneğin; Bir bölgenin insanını diğer bölgenin insanına nazaran daha heyecanlı veya uysal, daha ağır veya hareketli diye nitelendirebiliriz. Bu genel karakter özellikle o bölge insanının folklorik üretimine yansır. Mesela Akdeniz toplumlarıyla kuzey toplumlarının müzikleri farklı özellikler gösterir. Ancak halk sanatının yanında sanatçının üst düzeyde eserler vermesi,  gelişmesi ve sanatın yaşaması için gerekli vasıflar sağlanınca bu mümkün olur.”[1]

     Müzik anlayışı, kültürlere, ırklara, zamana göre değişirse de etkileşimi ortaktır. Ancak “Afrikalılar müziği insan doğasına benzer bir oluşum olarak tanımlarken Kızılderililer de insan ruhları arasında bir iletişim aracı olarak görürler.”(Türk Müziği Terapi Geleneği ve Tıp- Tümata Çalışmaları, Doç. Dr. İbrahim Başağaoğlu, Prof. Dr. M. Tunaya Kalkan, Yard. Doç. Dr. Oruç Güvenç, Prof. Dr. Nil Sarı, Klasik ve Pop Müziğin Liseli Kız Öğrenciler Üzerine Fizyolojik ve Psikolojik Etkileri adlı makale)

     Efsanelere göre ilk müzik aleti kavaldır. “Hazreti Adem’in oğlu Kabil, kardeşi Habil’i öldürünce babası tarafından kovulur ve eşiyle birlikte Yemen taraflarında bir ovaya giderek oraya yerleşirler. Burada çoğalan Kabiloğullarından birinin yanına hizmetçi olarak giren Şeytan, onların çaldığı kavala benzeyen bir kaval çalar. Bu kavaldan işitilmemiş nağmeler çıkarır. Kadın ve erkek herkes şeytanın başına üşüşür. O yıl bayram sayılır.”[2]

     Diğer taraftan Hazreti Adem oğullarından Hazreti Şit güzel bir sese sahipti. Kabil’in oğlu Lâmek ise ölen oğlunu çok sevdiğinden onu ağaca asıp gözünün önünden ayırmak istemedi. Ancak zamanla cesetteki etler döküldü. Kalça, bacak ayak ve parmaklarla kurumuş bağırsakları kaldı. Lâmek, bir ağaç parçasını dikkat ve ihtimamla yonttu. Buna bir ut şeklini verdi. Biçare Lâmek, utun teknesini sevgili oğlunun kalçasına, sapını bacağına, burgularını parmaklarına, tellerini de bağırsaklarına benzetiyordu. Lâmek, utu bu şekilde yaptıktan sonra üzerine at kılından yapılmış teller taktı. Tellerin gerilmesinden çıkan sesler kendisini o kadar müteessir etti ki utu çaldıkça oğlunu hatırlar ve şiddetli ağmaya başlardı. Lâmek, ömrünün son günlerini utu çalarak geçirmiştir.”[3]

     Burada ut çalmanın insanı mazisine götürdüğü ve insana rahatlık verdiği görülmektedir. Daha ilk insanlar içerisinde müziğin kıymeti ortaya çıkmaktadır. Lâmek’in utu keşfetmesinden sonra sakinleşmesi ve ömrünü onla geçirmesi, onun oğlu Topel’in de def ve davulu, kızı Zilal’in ise Çenge benzer bir aletin mucidi olarak görülmesi[4], burada ilk musiki korosu, ekibi veya saz heyetini yani ilk müzik grubunu oluşturması olarak düşünülebilir. Yani ilk insanlar bile müziğin terapi etkisinden yararlanabiliyorlardı. Çünkü oğlunu kaybeden Lamek, acısını ancak müzikle dindirebilmiştir. Müzik, onun için bir nevi tedavi ve terapi işlevi görmüş idi.

     Dünyanın bilinen en eski destanı olan Gılgamış Destanı’nda bir Sümer mabedinde eğitim gören Gılgamış’ın arkadaşlarından ayrı tek başına davul ve trampet türü bir müzik aleti çaldığı ve sonunda aşka gelerek bir Sümer yarışmasında sadece davuluyla çaldığı müzikle etkilediği insanların ona hayran olması ve onu başlarına kral yapmasıyla sonuçlanır. Ondan sonra da Gılgamış’ın krallık öyküleri başlar. En eski yazılı belge olarak bu destan yaklaşık M.Ö. 2000’li yıllardan günümüze ulaşmıştır. Zaten dünyadaki ilk müzik aletleri olan flüt veya ney gibi veya bunların benzeri çalgılara ait örnekler Sümer mezarlarından çıkmıştır. Bu çalgı örneklerinden biri dünyada en eski müzik aleti olarak Amerika’da Filadelfiya müzesinde sergilenmektedir. Fransız bilim adamı Fr. Gaplin, tiğı veya kağı denen bu çalgının birebir benzerini yaparak sesleri incelemiş ve bu seslerden bir gam meydana getirerek bunları Orta Asya ve Batı müziği ile karşılaştırmıştır. Bu karşılaştırma sonucunu Hüseyin Sadettin Arel, Musiki Tarihi Notları adlı çalışmasında “Doğu musikileri ile Batı musikilerinden doğduğu kanısına vardığı” şeklinde özetlemiştir. Hatta Yunanlılardan çok önce Sümerlerde özgü çizgilerine yer vermese de ilk notanın çivi yazısı ile yazıldığını belirtmiştir. Elde edilen bir Sümer ilahisi ile İtri’nin rast nâti şerifi makamında eseri birebir benzerlik gösterdiği, ayrıca Sümerlerin dini ayinlerde kullandıkları araçların Mevlevi musikisindeki ney ve kudumla yakın benzerliklerinin görülmesi, Anadolu’daki davul ve zurnanın Sümerlerdeki davula benzemesi ve o zamanki “dub” adının günümüzdeki davul adını karşıladığı ortaya çıkmaktadır.

     M. Sadık Yiğitbaş kaynak göstererek “Sümerlerdeki nefesli sazlar tiği ile gidiler üflenen, tellisazlardan pantur, lir, zagsal’ın bu günkü tanbur, ut, kanun ve santuru karşıladığı, dufunda def ve davulu karşıladığı, bunun yanında Sümerlerde dini ayinlerde davul ve ney kullanıldığı, tanrı şerefine içki kullanıldığı ve korolarına sazlarla iştirak edildiği” şeklinde bilgi aktarır.[5] Bunun yanında özellikle Doğu Anadolu’da ve Orta Asya kültürlerinde ana meslek olan hayvancılıkta, hayvanları da sakinleştirici etkisi olan ve onları daha kolay idare etmeye yarayan kaval ve Yunanlılara yansıması olan flüt, dünyanın ilk çalgıları arasında yer alır.

     Ancak Gılgamış destanı’ndan önce Azerbaycan’da Gobustan kayalıklarına çizilen dans şekilleri[6] yazılı hayattan önce de müziğin ve dansın etkili olduğunu ortaya koyar. Özellikle Azerbaycan’daki bu kayalık mezarları tahmini 12- 14 bin yıllık bir tarihi kapsadığı sanılmaktadır. Bunun yanında “Uygur Türklerine ait Hotan şehri Çerçen kazası yakınlarındaki Mülçe ırmağı kenarında bulunan Mingyar kaya resimlerinde bulunan müzik ve dans figürleri çiziminin tarihi ise 6-8 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu sanılmaktadır.

     Bunun yanı sıra “Proto Türk kültüründe Alman bilim adamı Dr. Wolfram Eberhard tarafından yazıya geçirilmiş bilgiler önem taşımakta olup, Türk kültürünün M.Ö. III. Bin yıllarında Çin kültürüne; müzik, dans, seramik, tiyatro, hayvan terbiyesi v. b. Konularındaki etkileri belgelenmektedir. Fransız araştırıcı Maurice Curan’ın Çin kaynaklarına dayanarak Lavinniac müzik ansiklopedisinde neşredilen verilere göre, Eski Türk müzik enstrümanları ve pentatonik (beş sesli) müzik icra şekli Çin kültürünü geniş şekilde etkilemiştir.  Bu konuda Eduard Chavannes, Bela Bartok, Robert Lach isimli araştırıcılar ve büyük Türk Etnomüzikologları Mahmut Ragıp Gazimihal ile Ahmet Adnan Saygun, Ferruh Arsunar araştırmalar yapmışlar, Türk müzik kültürünün Orta Asya - Anadolu bağlantısını ve Çin kültürüne etkisini belgelerle ortaya koymuşlardır. Bu araştırmalara göre Proto Türk kültürünün önemli merkezleri, Sensi ve Kansu eyaletleridir. Hakas ve Tuva kültürü, Altay Türk kültürü bizi M.Ö. 3000 yılları ile buluşturmaktadır. XX . yüzyılın başında Sovyet araştırıcılar Rudenko ve Griaznov, Altay’lardaki Pazırık Vadisinde buzların altında ”Çeng” adı verilen bir enstrüman buldular. Rudenko, bu enstrümanın ait olduğu Proto-Türk kültürü tarihini 3700 yıl önceye götürmektedir.”[7]

     Yukarıdaki bilgiler özürlüler ile ilgili müziğin katkılarını vermekten uzaktır. Çünkü ilkçağ medeniyetlerinde özürlüler ile ilgili kavramların günümüze yansımasına pek rastlanmamaktadır.  Ancak bütün kaynaklarda müzik eğlendirici bir faaliyet olmaktan çok, rahatlatıcı, dinlendirici, hüner ve yetenek sergileyici, ruha etki edici, güzel ses ve çalgı ile insanları etkileyici şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle bütün ilkçağ dinlerinde müzik, insanları etkileyen özelliğiyle dinlerin önemli unsurlarından olmuştur. Çünkü din adamları kendilerini üstün gösterebilmek ve halkını etki altına alabilmek için mutlaka halkta olmayan özelliklerini göstermek zorundaydılar. Bu nedenle ancak çok yetenekliler, sesi çok iyi olup bunu en iyi şekilde kullanabilenler din adamı ya da rahip olabilmekteydiler. O zaman burada şu denilebilir: ilkçağdan bu yana üstün yetenekli insanlar, mutlaka kendilerine yetenekleri sayesinde yönetici vasıfta yer bulabiliyorlardı. Ancak okula ya da eğitim görülen şlk yerlerden olan tapınaklara gidemeyenler için bu söz konusu olmazdı. O zaman şöyle bir hükme varılabilir. İlkçağ insanları içerisinde, iyi müzik becerisi olabilenler, müzik aleti kullanabilenler, insanları etkileyebilenler, kolaylıkla yükselebiliyor ve toplumun üst sınıflarına katılabiliyorlardı. O halde müzik, ilkçağ insanlarında özellikle özel ve üstün yetenekli insanların toplumun üst seviyelerine çıkmasında bir araçtı.

     Dünyanın ilk medeniyetlerinden itibaren müzik, tüm uygarlıkların önemli bir kültürü ve hayat felsefesiydi. “Tarih boyunca Yakındoğulular, müziği genellikle olağanüstü güçlerle ilişkilendirmiştir. Antik çağlarda Babilliler ve Mısırlılar, müzik sesiyle evrenin kozmolojik düzenini ilişkilendirmiş; bazı Sami kültürlerinde farklı müzik modları farklı göksel ve dünyevi varlıklarla ilişkilendirmiştir. Kitab-ı Mukaddes’e bağlı eski geleneklerde müziğin ve enstrümanlarının faydalarına ilişkin birçok şahitlikle karşılaşırız.”[8]

Dünyada Müzikle Tedavi’nin Başlaması:

     Belkide dünyada ilk müzikle tedavi yollarını Orta Asya Türkleri bulmuştur denilebilir. Çünkü; “Kam ve Baksı adı verilen Orta Asya hekimleri, müzik ve dansı hasta tedavisi için kullanıyorlardı. Kazakistan, Kırgızistan, Altay, Moğolistan ve Sibirya bölgelerinde halen devam eden bu dans terapisi, kol, omuz ve baş hareketleriyle faaliyete geçen ruhi enerjinin bütün vücudu sarması ile elde edilen trans hali sonucu, hasta kişi için gerekli tedavi bilgisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Baksılar; KILKOPUZ, DOMBRA, ŞANKOPUZ, ASATAYAK, DAVUL gibi müzik aletleri ile trans ve tedavi eylemini gerçekleştiriyorlardı. Bu seanslarda genel olarak Pentatonik müzik tonları kullanılıyordu. İngiltere’de, Londra Nordoff Robbins müzikterapi enstitüsünde uygulanan tedavi sisteminde Pentatonik müziğin kişilerde kendine güven ve kararlılık oluşturduğu bulgusu ile, otistik çocukların tedavisi ve eğitiminde bu müzik kullanılmaktadır.”[9]

     Türk Tarihi binlerce yıllık tarihi boyunca müzik kültürüne önemli bir yer vermiştir. Bu doğrultuda Baskı ve Kam geleneğini geliştirerek İslam Kültürü’nü de bünyesine katmak suretiyle İlk Müslüman Türk Devletleri’nde yetişen ve çağının en büyük din âlimlerinin yazdığı musiki hakkındaki eserler günümüzde dahi önemini korumaktadır.

Hint Uygarlığı’nda Müzik:

     Eski dönem ve İslamiyet dönemi olarak iki ana bölümde incelenebilir. İslamiyet’ten önceki dönem için savralar ön plandadır. Onlarda sudha ve viktra diye bölümlere ayrılır. Bu savralar, Batı müziğindeki Domajör veya Türk müziğindeki Çargâh dizisine benzemektedir. Hint klasik eserleri Sanskrit harflerle gösterilir. Sesler Sanskritçede kendi sesinin ilk hecesinde gösterilmekte olmasına rağmen, bu seslerin tam olarak aktarılmasına kâfi gelmemektedir.[10]

     Hint müziğinde zurna türü üflemeli bir çalgı ile yılanları oynatma olayları çok ünlüdür. Yine bütün uygarlıklarda olduğu gibi Hint uygarlığında da müzikler, öncelikle mabetlerde dini müzik olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonra askeri müzik, tiyatrolarda oynanan müzik ve eğlence amaçlı (düğün vs.) müzikler gelişmeye başlamıştır. Daha sonra İslam ve Türk hâkimiyetinin olduğu bölgelerde İslam ve Türk müzikleri de Hint müziği ile karışmış ve Hint müziğini etkilemiştir.  Hint müziğinde nefesli, yaylı, telli ve vurma olmak üzere dört türlü saz kullanmışlardır. Hint müziğinde dini müzik ve askeri müziğin önemli olması, bu uygarlığında müziği halkı heyecanlandırmaya ya da teskin etmeye ya da etki almaya yarayan bir araç olarak görmeleri, müziğin psikolojik etkilerinden yararlandıklarını gösterir. Özellikle kast örgütü olan Hint uygarlığında, müzik çalan dini sınıf ve rahipler en üst sınıftadır.

 

Çin Müziği:

     Çin’in en büyük filozofu ve bilgini Konfüçyüs’ün öğretileri yol göstericidir. Ona göre musikiye eğitim ve ahlak aracı olarak büyük önem verilmiştir. Konfüçyüs, musikinin olumlu etkilerinden yararlanma amacıyla çalışmalar yapmıştır. Konfüçyüs’e göre musiki, insanlar arası ilişkileri düzeltir, gözleri parlak, kulakları keskin kılar. Kanın hareketini teskin eder. Konfüçyüs’ün şu sözü ünlüdür: Bir milletin müziği bozulduysa, ondan önce o milletin çok şeyinin bozulduğuna hükmetmek gerekir. Yani ona göre musiki sadece bireylerin değil, devletlerin, milletlerin de ahlak ve kimliği arasında önemli ilişki vardır.

İran Müziği:

     İran müziği eski ve yeni olarak iki kısma ayrılmasına rağmen eski müzikle ilgili fazla bir bilgi yoktur. İslamiyet’ten sonraki İran müziği ya da musikisinde Türk musikisinde olduğu gibi makamlar en önemli unsurdur. Bu makamlar arasında Türk musikisindeki çoğu makamlar görülebilir. Bunlar: Rast, İsfahan, Irak, Köçek (Zirefkent), Büzrük, Hicaz, Puselik, Uşşak, Hüseyni, Zengüle, Nevâve Rehavi (Rohvi).

     Görülüyor ki makamlar aynı gibidir. Bu da Türklerin İslamiyeti kabul ettikten sonra uzun bir süre Büyük Selçuklu Devleti olarak kaldığı İran’da onların diğer kültürel zenginliklerinden istifade ettiği gibi musikisinden de istifade ettiğidir. Zaten musiki ile ilgili eserleri olan ünlü Türk âlimlerinin yaşadıkları yerler, bugünkü İran veya çevresi olduğundan bu etkilenme kaçınılmazdır. Makamların musiki ile terapiye etkisi incelendiği zaman da İran musikisindeki makamlar da Türk musikisinde (ya da tam tersi) yer aldığına göre ortak kültürün sağlık alanında da olduğu ortaya çıkmaktadır.

 Avrupa’da İlkçağda Müzik Kültürü

     Avrupa, Medeniyet Tarihi bakımından Uzakdoğu, Ortadoğu, Ortaasya ve Mısır ve Anadolu medeniyetlerinden sonra tarih sahnesine Yunan ve Roma Medeniyeti ile çıkmaya başlamıştır. Her iki medeniyette kültürel gelişimlerini Anadolu, Ortadoğu ve Mısır medeniyetlerinden etkilenerek onların devamı olarak almıştır. Bu nedenle adı geçen medeniyetlerin her alanda olduğu gibi kültür alanında da müzik alanında onlardan etkilendiği daha açıktır. Yalnız özellikle Yunan Medeniyeti’nin bir özelliği daha vardır. Yazı yazmayı ve hayal güçlerini yazıya aktarmayı pek sevmektedirler. Bu nedenle bu medeniyetlerin günümüz medeniyetlerine etkileri pek büyüktür. Kayıtlarda Yunan medeniyetinde özürlü insanlara ve müziğin onlar üzerinde etkisine ait veriler yok gibidir. Mitlerde görüleceği üzere çok yetenekli tanrılar ve olağan üstü yetenekteki ölümlü müzisyenlerin müziğinin insan psikolojisine çok büyük etkileri olduğu ortaya çıkmaktadır.

      “Aristo Politika adlı eserinde, “özgür insanların”, eğitimde “faydalı ya da zorunlu olduğu için değil, yüksek ve özgür insanlara yaraştığı için” müzik eğitimine yer verilmesi gerektiğini söylemiştir. Aristo’ya göre müzik eğitimi, bu eğitimin doğrudan yararı olmasından çok, “daha ileri konuları öğrenmenin aracı” olacağı için gereklidir.”[11]

 

 

Roma Uygarlığı’nda Müzik:

     Roma Uygarlığı’nda Müzik, Roma Mit ve Destanları’na yeterince girmemiştir. Roma mitlerinde sadece bir yerde, Yunan Tanrıça Demeter ile bir tutulan Ceres’e domuz kurban edilme ayininde törene daima bir flüt çalgısının flüt çalarak eşlik ettiği kaydı tespit edilmiştir. Buradaki flütte Yunan flütlerinin çoğunda olduğu gibi tek başlı iki gövdeli inde V biçimi flüttür. Domuz kurban etme törenlerinde flüt baş çalgıdır, hatta tek çalgıdır. Öte yandan Yunan Uygarlığında görülmeyen gladyatör dövüşleri ve suçluların arenalarda yabani hayvanlara atılıp parçalanması törenleri öncesinde Romalı müzisyenlerin gösterileri, müziği önemli kılmaktadır. Romalılarda da asil sınıfın üyelerinin müzikle iş olarak uğraşmaları uygun sayılmamaktadır.

     M.Ö. 2. Yüzyıldan itibaren Roma’da bir takım müzik ve dans okulları açılmaya başlanmıştır. Burada dini törenler ve korolara müzik ve şiir okuyan elemanlar yetiştirilmiştir. Ancak burada da özürlüler için müzikle ilgili tedavi ve terapi faaliyetleri tespit edilememiştir. Daha doğrusu özürlülerin varlıkların Roma mitlerinde yeri görülmemektedir.

     Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasıyla, (ortaçağın başlangıcını oluşturan ana nedenlerden biri) Doğu Roma İmparatorluğu kurulmuştur. (16. Yüzyıldan sonraki kaynaklar, Doğu Roma İmparatorluğu için Başkenti’nin adından dolayı Bizans adını kullanmışlardır.) Roma imparatorluğunun doğu kısmının sahibi olan Doğu Roma İmparatorluğu, Roma imparatorluğunun devamı olarak bir ara onun hâkim olduğu toprakların çoğuna sahip olmuştur. Dolayısıyla da Roma’nın devamı sayılır.

     Bu imparatorluğun musiki ve müzik faaliyetleri de Romanın devamı olarak, Latin, İtalya ve Etrüsk kültürlerinden etkilenmiştir. Bunların üzerine yerli kültürlerinde etkisi olmuştur. Yerli kültürler içerisinde en etkili olanlar Yunan müziğidir. Yunan kültürünün etkili olmasına en önemli etken ise Doğu Roma İmparatorluğu’nun din olarak Hıristiyanlığın Ortodoks Mezhebini seçmesi ve bu din üzerinde hâkim olan yerli halklardan Yunanlıların etkisinde kalması sebep olarak gösterilebilir. Dinin de etkisiyle bu imparatorlukta müzik gittikçe Yunan hâkimiyetine dönüştü. Zamanla Anadolu’ya sarkmaya başlayan Türkler, Doğu Roma’yı rahatsız etmeye başlayınca devlet bunlarla savaş ve anlaşma yoluyla bunlara Anadolu’nun özellikle sınır boylarında yurtlar vermeye ve bunları Hıristiyanlaştırmaya başlamıştır. Bunlarında müzik kültürüne etkisi olmuştur. Özellikle İmparatorun, Hazar Krallığı’yla anlaşması, Hazar Kralı’nın kızı Çiçek Hatun ile evlenmesi ile Doğu Romalılar, Hazar Türkleri’nin sanat ve müzik kültürüyle de tanışmıştır. Hatta bu kültür etkileşimi çok yoğun olmuş, imparator eşi olan Hazar Kralı’nın kızı Çiçek’in yaptıkları, giydikleri, çaldıkları anında moda olmaya başlamıştır. Buda Doğu Roma imparatorluğunda müziğin bağımsız, kendine has bir müzik olarak düşünülmemesi, İtalyan, Latin, Yerli Anadolu, Yunan ve Türklerin etkisinde kültür ve müzik gelişimini ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmeler içerisinde özürlülerin müzik alanındaki faaliyetlerine rastlanmaz.

İlkçağ Yunan Uygarlığı’nda Müzik:

     Yunan Uygarlıkları’nda yüzlerce yıllık tarihleri boyunca hayal güçlerinin etkisi ile yazın hayatı ve müzik hayatı hatta spor hayatı efsaneleşmiştir. Tarihinin M.Ö. 760 yılına kadar çıktığı ve öncesi bilinmeyen Olimpiyatlar’da en başarılı olan sporcular, güzellik yarışmalarında en güzel seçilenler zamanla tanrılaşmışlardır.

 

     Yunan Uygarlığı’nda hayat ise Ortadoğu Medeniyetleri olan Mezopotamya, Mısır ve Anadolu Medeniyetleri’nin toplandığı Girit Mikos Uygarlığı sayesinde Yunanlılara ulaşmış, Yunanlılar, bu uygarlıklardaki tanrıları kendi ulusal kahramanları ile birleştirmiş ve yeni bir uygarlık meydana getirmişlerdir. İlk başlarda sadece Yunan ve Anadolu’nun Ege Kıyıları’nda görülen bu uygarlık, zamanla Yunanlı kolonicilerinin kurdukları Karadeniz ve Akdeniz kıyılarındaki koloni şehirlerinde devam etmiş, Makedon Kralı Büyük İskender ile Hellenistik Döneme ulaşmış ve bir dönem Ortadoğu’yu etkisi altına almış ise de bu dönem fazla uzun sürmemiştir. Çünkü Büyük İskender’in çocuğu olmadığından kurduğu Büyük Makedon Krallığı hemen onun komutanları arasında hemen dağılmıştır. Ancak Anadolu’da Doğu Roma İmparatorluğu’nun Hellenizm etkisinde kalması bu kültürün Anadolu’da gelişmesine katkı sağlamıştır. Bu bölümde Yunan uygarlığındaki mitolojisinde yer alan efsanelerdeki müzik ile ilgili bölümler tespit edilmeye çalışılacaktır.

 

     Yunan Uygarlığı’nın temelini mitler oluşturur. Mitler doğa güçlerini ve doğaüstü yaratıkları vurgulayan hayal ürünü öykülerdir. Bu öyküler, zamanla devşirilmiş, yere ve zamana göre değişen anlatımlar oluşmuştur.  Yunan mitinde ölümsüz tanrılar ve ölümlü insanların ilişkileri ve zaman zaman mücadeleleri anlatılmaktadır. Yunan Uygarlığı, ilk başlarda şehir devleti (Site Devleti) olarak ortaya çıktığından her sitenin kendi koruyucu tanrıları vardır. Yunanlılar onlarla ilişkileri rüya ve kehanet yoluyla sağlarlar.  Zamanla felsefenin gelişmesi ve bilimin ilerlemesi sonucu bu tanrıların varlığı kuşku doğurmaya başlar. Bunların uydurma olduğu düşünülmektedir.

 

     “Mitolojiye göre eski Yunanlıların en büyük tanrısı Zeus’un kızları sayılan dokuz peri kızına Mousa (Müz) adı verilirdi. Eski Yunanlılar, bu peri kızlarının bütün dünyanın güzelliklerini ve ahengini düzenlemekle vazifeli bulunduklarına inanırlardı. Bugün hemen bütün dillerde mevcut olan müzik veya musiki kelimesinin müz sözünden üremiş bulunduğu kabul edilmektedir”[12]

    

     Müzler, Yunan Uygarlığı’nda müziği temsil ederler. Bunlar sayesinde Yunanlılarda müzik, bir dinlenme, ruhları dinlendirme, keyif alma amacı güder. Burada mitlerde anlatılan müzikle ilgili olağanüstü olaylar, insanların psikolojisini rahatlatmaya, ruhunu gevşetmeye, sters atmaya yöneliktir. Yani müzik bir tedavi aracıdır. Burada müzikten faydalanan insanların yaşı, öğrenim durumu, özürlü olup olmadığı belli değildir.

 

     Bir Yunan mitinde Müzlerden birinin oğlu olan Linos, müzik öğretmenidir. Kahraman Persous’un soyundan gelen Alkmene, Yunanlıların çapkın baştanrısı Zeus’un kendi kocasının kılığına girerek onu hamile bırakması ve kendi kocasından da tarafından da hamile kalmasıyla çeşitli engellemelere rağmen babaları ayrı iki erkek çocuğu ikiz olarak doğurur. Bunlardan biri olan Herakles’e müzik öğretmeni olarak Müzlerden birinin oğlu olan Lenos tutulur. Lenos, derslerine gerekli ilgiyi göstermeyen ve aksatan Herakles’i sürekli eleştiriye tutar ve azarlar. Bu baskılara dayanamayan Herakles, müzik öğretmenini öldürür.

 

     Bir başka mitte bir Müz ile bir Trakya kralının oğlu olan Orpheus, döneminin en üstün müzisyenidir. Çok sevdiği eşinin yılan sokması dolayısıyla ölümü üzerine dünyayı dolaşmaya başlar. Çok etkili şarkılarıyla Ölüler (Ruhlar) ülkesine gider. Buranın kralları olan Persophone ile Hades’e yalvarır. Onlarda bu yalvarmalara ve şarkılara dayanamaz ve eşini tekrar canlandırarak onu geri döndürürler. Ancak dönüşte tek şart dünyaya çıkana kadar geri bakmayacaktır. Fakat tam dünya ışığını gördüğü an geri bakan müzisyen Orpheus, geri bakar. Bakmasıyla eşinin görüntüsü kaybolur. Kendine kahredip yedi ay boyunca bir dağda şarkı söyler. Şarkı söylemesi ve lir çalmadaki ustalığı ve güzel sesiyle en acımasız insanları duygulandırdığı gibi en yırtıcı hayvanları dahi yatıştırır. (Ovidus’un Değişimler adlı eserinin X. Bölümünde Orpheus’un Ruhlar ve Ölüler tanrılarına yalvarması canlandırılır). Yine İskitlerin altın postunu almak için Doğu Karadeniz kıyılarına ve o zamanki adıyla Kolkhis diyarına düzenlenen Argonatlar Seferi’nde yer alan Orpheus, şarkılarıyla rüzgârları dindirir ve sirenleri yener.

 

     Yunanlılar, müzik alanında ise genellikle Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıkları’ndan etkilenmişlerdir. Hatta müziği oralardan almışlardır denilebilinir. Yunanlılarda çok küçük yaşlarda müzik eğitimi başlardı. Aristo’ya göre bu eğitim hür insanların hakkıydı ve hür insanlar, müzikten zevk almalı, eğlenmeli fakat meslek olarak yapmamalıdırlar. Ancak yine de Yunanistan’da M.Ö. 760 yılında ilk kez yazılı hayata geçen Olimpiyatlar’da yarışlar öncesinde yapılan fuar, söylevler ve şiir okumaların yanında konser şeklinde ortaya çıkmıştır.        

 

     Yunan Müzik anlayışında çok sesli müzik yoktur. Tek sesli müzik vardır. Müziği dans aracı, şiir okuma sırasında geri planda fon müziği, ruhu dinlendirme olarak görürler. Müzik eşliğinde yapılan dans ise, şölenlerde, düğünlerde ve cenaze merasimlerindeki ağıtlarda ön planda olur. Ayrıca trajedi, komedi ve satrik dramlar sergilenirken de dans yapılır. Bu danslar için müzik en önemli unsurlardan biridir. Yunanlılarda görülen en eski müzik aleti dar V şeklinde flüt olarak İsparta site devleti ordusunda görülür. Orduda askerlerin ritim sayısını dengeleyen bu müzik aleti ordunun müzik simgesi olur. Daha sonra bu alet Yunanlıların bütün sitelerinde de görülür. Bunda, Olimpiyatlar’daki kültür alış verişinin önemi büyüktür. İlkçağ Yunanistan’ında vurmalı çalgılarla Dionysos’a adanan danslar vardır. İspartalılar, genelde tarımcı bir toplum olduğundan, savunmaya önem vermişlerdir. Bu nedenle onlarda ordunun güçlü olması çok önemli idi. İspartalılar, en çok müzik sanatına değer verip Atinalılar gibi diğer sanatlara önem vermezlerdi. Müzikte İsparta sanatında askerlerin güçlerinin artırılması amaçlanmış, müziğe, Atinalıların aksine koral şarkılara ve dansa büyük önem vermişlerdir. Ayrıca Artemis Bayramları ve ilkbahar Şenlikleri’nde de genç kızların dansları çök önem kazanmıştır.

 

     Yunanistan’da körlerin sayısı çok fazlaydı. Bunun nedenleri arasında yaygın göz hastalıklarının yanı sıra, bu kalabalık kör topluluğunun büyük bir bölümünü her hangi bir nedenle gözleri kör edilmiş insanlar oluşturmuştur. Özellikle bu dönemdeki sıkça yapılan Site Savaşları veya diğer topluluklarla yapılan savaşlar sonucunda esir edilen asker veya diğer insanlara ceza olarak gözlerini kör ettirmek olabilen mümkün hadiselerdendi. Yunanistan’da körlerin yaptığı işler arasında önemli bölümü ses sanatçılığı ve şairliktir. Bir başka açıdan bakıldığında “körlerin sosyo ekonomik durumu Eski Yunan’da Roma’dakinden bir parça daha iyidir. Bu noktada zamanın oldukça ilerisinde bir uygulamayla, Atina’da körlerin kimi durumunda özel kolaylıklardan yararlandığını belirtmek gerekir. …Kör nüfus içerisinde başarılı körler ve diğerlerinin yanında büyük çoğunluk dilencilik yapardı.”[13]

     Yunan mitolojisinde Hermes ile Bereket tanrıçasının oğlu olan Pan, pan flüt denen pastoral flütün mucididir. Flüt Yunanistan’da en önemli çalgıdır. Askeriyede olduğu gibi, sosyal hayatta da ön plandadır. Hatta evde ekmek yapımı bile flütçünün verdiği ritimle yapılırdı. M.Ö. 6. Yüzyıla ait bir Boiotia pişmiş toprağında bir kişi flüt çalarken yedi kişinin de hamur yoğurduğu görülür. Silenoslardan Marsyas, çifte müziği icat eder. Çok iyi müzisyendir. Ancak çok beğenilmesinden dolayı kendisini Tanrı Apollon’dan daha iyi müzisyen olarak görür. Onunla yarışa girer. Apollon, ondan çift başlı flütü tersinden çalmasını ister. Marsyas bunu başaramayınca önce öldürülür sonra da ırmağa dönüştürülür.

 

     Yunan aile yapısında düğün sırasında flüt çalan genç çalgıcı, bütün düğünü de yönlendiren kişidir. Bu nedenle flüt çalgıcılarının sosyal mevkileri oldukça yüksektir. Yunanlı ozan Homeros bir kördür. Gözleri görmez. Buna rağmen üstün yeteneği sayesinde dünyanın en eski destanlarından ikisini yazar. Onbeşbin dizeli İlyada ile onikibin dizeli Odysseia’sı, Dünya Klasikleri’nin baş tacı olur. Ancak onun hayal ürünü olarak yazdığı destanlardaki olaylar ve kahramanların gerçekle ilişkili olup olmadığı hala tartışılır. Hatta kendisi bile tartışılır. Buna rağmen ona atfedilen bu iki destan, diğer ozanların dilden dile aktarması ve zengin konaklarda şarkı ile söylenerek yüzyıllarca dilden dile dolaşır. En sonunda M.Ö. 550 yılında yazıya dönüşür. Daha sonra bütün hür gençlerin eğitiminin temelini oluşturur.

 

 

     Hatta Büyük İskender’in cihan hâkimi olmasında bu destanlardaki kahramanları atası saymasında etkili olmuştur. Homeros’un destanları, rapsod denen şarkı derleyici ve söyleyicilerin en önemli kaynağıdır. Onlar bayramlarda ve zengin konaklarda şarkı söylemek için site site dolaşırlardı ve şarkılarının kaynağı bu destanlardı.

 

     Yunanlılarda müzik tanrısı olarak Apollon gösterilir. Apollon, Baş Tanrı Zeus’un oğludur. Ayrıca ışık, kehanet ve şiir tanrısı da odur. Salgın hastalıkları gönderir. Hastalıkları o iyi eder. Apollon’u defne, yay, lir, yunus ve karga simgeler. Yunan mitolojisinde Apollon, Hermes’e onun icadı olan lir karşılığında bir hayvan verir. Müz korolarını yönetir. Müzik ve şiri düzenler. Mahiyetinde Müz’ler ve Kharitler vardır. Bu Müzler, Mnemosnyne’nin kızlarıdır. Zaten müzik sözünün de bu kızlardan geldiği düşünülür. Bu müzlerin adları: Kleio, Thalia, Erato, Euterpe, Polhmnie, Kalliope, Terpsikhore, Uranie ve Melpomene’dir. Bunlar şiire, dansa gökbilime, tarihe ve dansa yön verirler. M.Ö. VI. Yüzyıldan itibaren Yunanistan’da solo müziğin yanında koro müziği de gelişir. Çünkü bu dönem, lirik şiir türünün geliştiği dönemdir. Artık, büyük savaşlar ve kahramanlıklar ve kahramanlar oluşmakta ve bunların anlatımı ve insanları heyecanlandırmak için lirik şiir türünde koro gelişir. Bu şiirlerde gerçeklerin yanında mitsel öğeler ve olağanüstü kahramanlar vardır. Yine bu yüzyıldan itibaren Yunanistan’da tiyatro sanatının gelişmesinde de müziğin parmağı vardır. Çünkü ilk tiyatro eserleri olan tragedyalarda öncelikle orkestralar faaliyet gösterirdi.

 

     Tiyatrocuların devlet tarafından mali olarak desteklenmesi bu sanatı geliştirmiş, yarışmalar yapılmış, yetenekler ortaya çıkarılarak zenginler tarafından desteklenmiş ve müzik ağırlıklı tiyatrolar gittikçe sanat ağırlıklı oluşmaya başlamış hatta önceleri şarkı söyleyen, şiir okuyan ozanlar, tiyatroda önemlerini kaybederek aktörlerin ön plana çıkması gerçekleşmiştir.

 

     M.Ö. V. Yüzyılda Sokrates’in bir öğrencisi olan Platon, ölümlülerin müzikle ve sanatla ilişkilerini şöyle anlatır: “Söylentiye göre, vaktiyle ağustos böcekleri insandılar. Müzlerden önce mevcut olan insanlardandılar. Müzler doğup şarkı ortaya çıkınca o çağın insanları arasından bazıları kendilerini şarkı söylemek zevkine kaptırdılar. Öylesine ki; şarkı söyleye söyleye yemeyi, içmeyi unuttular ve neyin ne olduğunu anlamadan öldüler. İşte, bu olaydan sonra ağustos böcekleri türü onlardan meydana gelmiştir.”[14]

 

   Somuncu Baba Dergisi’nin, Ocak 2007 sayısındaki[15] bulunan Kültür bölümünde Dr. Fazlı Arslan, ‘‘Musiki ve Sağlık”  adlı makalesinde şunları belirtir: “M.Ö. 6. Yüzyılda yaşayan Yunan Filozofu ve Matematikçi Pythagoras (Pisagor), musiki alanında yaptığı bilimsel çalışmalar yanında umutsuzluğa düşen kimseleri veya çabuk öfkelenen insanları belirli melodilerle tedavi yöntemlerini araştırmıştır. Bu yöndeki çalışmaları Hippokrates (Hipokrat) ve Aristoteles’te (Aristo) yapmıştır.” Başka bir kaynakta ise Pisagor’un müzikle terapisi konusunda şu bilgiler yer almaktadır: Yunan düşünürü, matematikçi, mistik ve müzisyen Pisagor, hastalarına çeşitli musikiler dinleterek uyutuyordu. Bunun sonucunda, musikinin terapi (tedavi) gücünü buldu ve bir dizi hastalıkların bu yöntemle tedavisi için reçeteler yazmış (ne yazık ki bütün bu somut bilgiler günümüze kadar ulaşamamıştır. Onun sadece bunları yaptığı bilinmektedir.) tıbbi tedavi için Homeros’un (M.Ö. (.yüzyıl) Odyse ve İlyada destanından hastalara seçtiği şiir parçalarını da yazmıştır. Pisagor’a göre musiki ve matematik yasaları arasında, matematiksel orantılar ve müziksel uyum arasında dolaysız ve değişmez bir ilişki vardır.

 

 

ARİSTO MANTIĞINDA MÜZİK

 

     Aristo, dünyada bilgi ve bilimin geçtiği her dalda Avrupa ve İslam düşünürlerini etkilemiş en önemli ilkçağ filozoflarından biridir. Eflatun’un Akademia’sında okuyarak onun öğrencisi olmuş, kendisi ise Lykedion (Lise) sistemini kurarak sistematiğini geliştirmiştir. M.Ö. 384- M.Ö. 322 yılları arasında yaşamıştır. Aristo’nun dedesi Makedonyalı kralı III. Amyntas’ın saray hekimi olması dolayısıyla sarayda büyümüş, saraya yakınlığıyla tanınmış olan Aristo, en önemli bilim dalı olarak mantık alanında öğrencisi olduğu Eflatun’un fikirlerini çürüten davranışlar sergilemiştir.  Aristo’nun en önemli öğrencilerinden biri Ortadoğu ve Anadolu fatihi Makedonyalı İskender’dir. Aristo’dan aldığı bilgi ve düşünceleri krallığı döneminde uygulayan Büyük İskender, Anadolu’da Helenistik dönemi başlatmasına rağmen, kurduğu Dünya İmparatorluğu, onun ölümüyle dağılacak kadar kurumsallaşmamıştır. Çünkü, Aristo’nun verdiği bilgiler, site devletine uygun bilgilerdi. Aristo’nun en önemli kitaplarından olan “Politika” adlı eserinde devletin siyasette herkesin etkin olması gerektiği küçük bir birim olduğunu belirtir. Aristo, bu eserinde özellikle devlet yönetiminin nasıl olması gerektiğini tartışırken, yasa koyucuların üzerinden hareket etmektedir. Dolayısıyla onun eserindeki kişiler soylulardır. Diğerleri hakkında aynı duyarlılığı göstermez. Bunların hangi şartlarda yasa koyabilmesi ortamları, eğitimleri anlatılırken eğitim alanında müziğin yeri hakkında önemli tartışmalara yer verir.

 

     Aristo mantığında “her türlü bilgi ve faaliyetten amaçlanan hedef, iyiliktir. Bu özellikle bunların en büyüğü, devlet ve vatandaşların faaliyetleri için doğrudur. Devlette amaçlanan iyilik adalettir. Bu ise tüm topluluğun iyiliği için olan şeydir. Şimdi, bir toplulukta adaletin herkes için eşitlik anlamına geldiği oldukça açıktır… Kamu görevlileri için eşitlikte ölçü ne olmalıdır. Boy veya ten ya da başka herhangi iyi bir şekilde üstün olmanın, siyasi hakların dağıtılmasında izin vermek zorunda kalacağız.diğer bilgi ve yetenek türleriyle yapılan bir karşılaştırma, öyle olduğunu gösteriyor. Mesela flavta çalgıcıları yetenek bakımından eşit olsalar, daha iyi çalgıları soylulara vermeyiz. Daha iyi çalgıları kullanma hakkı, o çalgıyı daha iyi çalan kişinindir.

 

     Eğer bu yeteri kadar açık değilse de, biraz daha ilerleyince açıklığa kavuşacak. Bir kişi, flavta çalmakta çok üstün, ama soy ve güzellik bakımından çok aşağı ise (soy ve güzelliğin flavta çalmaktan daha büyük bir iyilik olduğu ve bunların bu flavta çalgıcısının geri kalan şeyler üzerindeki üstünlüğüne oranla daha büyük bir üstünlük olduğu düşünülse de) böyle bir durumda bile iyi çalgıcının en iyi çalgıyı almasını söylerim. Çünkü, üstünlük sadece çalışmanın niteliğine katkıda bulunduğu zaman bir değer taşır ki, zenginlik ve soyluluk hiç te böyle bir katkıda bulunmaz. Üstelik o uslamlama yöntemine gör her iyi şey diğer her şeyle ölçülebilir olmalıdır… Devlete ilişkin konularda insanlar kamu görevlerinin dağıtımını tartışırken eşitsizliğin hiçbir türünü hesaba katmamaktadır.”[16]

 

     Burada Aristo, insan ne kadar üstün yetenekli müzisyen olursa olsun, bunun insan asaletine etki edemeyeceğini, asil insanların işinin müzikten daha önemli olduğunu belirtmektedir. Bunu aşağıdaki Aristo’nun müzik eğitimi alanındaki yazılarında da görmek mümkündür: Aristo, iyi ve güçlü devlet için öncelikle iyi yetişmiş hür gençler gerektiğini belirterek bunun için öncelikle anne ve babanın durumu konusunda yasa koyucuya öğüt verir.

 

     “Gençlerin en iyi bedensel gelişimini sağlamanın yollarını aramada, işe en baştan başlamak bir yasa yapıcının görevi olduğuna göre, yasa yapıcı öncelikle gençlerin ana babalarının evliliklerini, yani ne tür insanların birbirleriyle evlenmeleri ve evlilik ilişkisinin ne zaman gerçekleşmesi gerektiğini incelemelidir. Bu meselelere ilişkin düzenlemelerde bulunurken, hem çiftlerin kendilerini, hem de her bir durumda doğru yaşlara aynı zamanda varabilmeleri için bunların yaşam sürelerini dikkate almalıdır. Babanın çocuk yapma yeteneğinin bulunduğu dönem ile annenin çocuk doğurma yeteneğinin bulunduğu dönem aynı zamana denk gelmelidir. İkisinden birinin gerekli yeteneğe sahip olması, diğerinin olmaması karşılıklı suçlamalara ve aykırılıklara yol açar.”Bir bebeğin ölüme terk etmekle büyütmek arasında seçim yapma konusuna ilişkin olarak, hiçbir sakat çocuğun büyütülmemesi yasal olmalıdır.

…

Çok yaşlıların çocukları, çok gençlerin çocukları gibi akıl ve beden bakımından kusurludurlar. Yaşlıların çocukları zayıf olurlar. Bundan dolayı bir erkek için elli yaş civarı sınırını geçenler çocuk yapmamalıdır.”[17]

 

     Burada Aristo, yasa koyucuya, devlette sağlıklı ve hedeflenen gençler yetiştirilmesi için önerilerde bulunmaktadır. Bir gencin öncelikle anne ve babasının özelliklerinin sağlıklı nesil için uygun olması gerektiğini, bunların evlenme yaşlarının ve hatta çocuk yapma yaşlarının çok önemli olduğunu belirtir. Zihinsel gelişimin en uygun olmadığı dönemlerdeki çocukların bedensel ve zihinsel durumlarının ancak anne ve babanın yasa koyucunun koyduğu yasalara uygun evliliklerle olabileceği belirtilir. Bu bakımdan zihinsel gelişimin Aristo tarafından devlet politikası olarak ele alınması önemlidir. Hatta Aristo, doğan çocuklara verilen besinlerin de çok önemli olduğunu belirtir.

 

     Güçlü askerleri olan devletlerin yapısı incelendiğinde bol sütün genç bedenler için çok yararlı olduğunu, şarap içeren besinlerin ise mideleri bozduğunun açıkça anlaşıldığını, bedensel faaliyetlerin çok önemli olduğunu belirtir. Böylelikle kontrol edilmiş bir evlilik ve iyi bakımın sağlandığı çocuklar kanalıyla sağlıklı ve zihin gücü yüksek yeni nesiller yetiştirilmenin devletin hedeflerin olması gerektiğini belirtmiştir. Aynı şekilde yukarıda kurallara uyulmayan evlilikler ve yanlış beslenme sonucu sakat ve zihinsel özürlü çocuklar yetişebileceğini ortaya koymuştur. Böylece sağlıklı nesil yetiştirmenin önemini vurgulayarak, İlkçağ filozoflarına öncülük etmiştir.

 

     Aristo’nun müzik eğitimin devlet politikasındaki yeri hakkındaki düşünceleri ise şunlardır:

“Gençlerin eğitimini düzenlemenin bir yasa yapıcının asıl görevi olduğu tartışılamaz. Hiç şüphe yok ki, bunun yapılmadığı yerde anayasa’nın niteliği hep kötüye gider. Eğitim, her durumda belirli bir anayasa ile ilişkilendirilmelidir… Eğitimle ilgili yasalara yer verilmesi ve eğitimin kendisinin ulusal bir mesele olması gerektiği açıktır”.

 

     Aristo bu girişi yaptıktan sonra Yunan Uygarlığı’nda, Atina Site Devleti’nin komşuları olan Lakedemonyalıların eğitimde her bireye özen göstermesi bakımından ve İspartalıların ise en büyük özeni ulusal düzeyde gençlere göstermesini gerekçe göstererek bu devletleri över ve örnek alınması gerektiği üzerinde durur. Bundan sonra eğitimin yaşamın yararlı şeylerine mi, erdeme olanak taşıyan şeylere mi, yoksa zorunlu olmayan şeylere mi yöneltilmesi gerektiği konusunda her hangi bir anlaşma ya da yasa olmadığı bu yüzden eğitim hakkında kesin hükme varılmadığını belirtir. Bundan sonra da Yunanlı özgür gençlerin müzik eğitiminin gerekip gerekmediğini tartışır.

     “Yararlı şeylere gelince –açıktır ki, gençlerin öğrenmeleri gereken kimi zorunlu şeyler vardır. Ancak bütün yararlı şeyleri öğrenmeleri gerekmez; çünkü bunlar özgür bir insan için uygun olanlar ve uygun olmayanlar olmak üzere ikiye ayırmaktayız. Vatandaşlar, sadece yapan kimseyi alçaltmayan yararlı işlerle uğraşmalıdırlar. Özgür insanların bedenlerini, ruhunu ya da zekâsını, erdemin talep ve faaliyetleri için yararsız kılan her şeyi alçaltıcı faaliyetler ve bayağı uğraşlar arasında saymalıyız. O yüzden, bedenin durumu üzerinde zararlı etkisi bulunan uğraşlara ve ücret karşılığında yapılan bütün işlere alçaltıcı demekteyiz. Çünkü bunlar zihni meşgul eder ve sıradan şeylerin üstüne çıkmasını engeller…

Bugün düzenli olarak işlenen konular, daha öncede belirttiğimiz üzere, hem erdeme hem de kamu hizmetine uygundur. Çocuklara genelde dört civarında konu öğretilmektedir. Okuma ve yazma, beden eğitimi, müzik ve her zaman yer verilmeyen resim. Okuma ve yazma ile resim, günlük yaşamda çeşitli şekillerde yararlı olurlar; beden eğitimi ise insanları cesur ve güçlü kılmayı amaçladığından yararlıdır. Ama, müzikle ilgili gerçek bir sorun vardır. Bugün çoğu insan, verdiği hazdan dolayı müzikle ilgilenmektedir; fakat bazıları, çoğu kez söylenildiği üzere, doğanın kendisinin, sadece uygun şekilde çalışabilecek değil, aynı zamanda kültür dolu bir boş zamana sahip olan bir yaşam sürecek insanlar yaratmayı amaçladığı gerekçesiyle müziğin eğitimin temeli olduğunu söylerler…

 

     Çok çalışan kişi dinlenmeye ihtiyaç duyar. Çalışmak ise gerginlik ve sıkıntı olmadan olmaz. İnsanlar boş zamanlarını zevk alacağı şeylerle geçirmelidir. Ancak insanlar zevkin ne olduğu konusunda uzlaşamazlar. Herkes, kendi kişiliği ve huyuna göre en üst düzeydeki en yüksek zevk türünü seçerek kendisi için en iyi karakterin ne olduğuna karar verir. Bu yüzden, boş zaman geçirmek için hazırlanmanın, epeyce çok bir öğrenme ve eğitim gerektirdiği açıktır. Kendilerinin dışında yer alan nedenlerden ötürü işlenen zorunlu mesleki konulardan farklı olarak, eğitim süreçlerinin ve işlenen konuların kendilerine has değerleri olmalıdır. Bundan dolayı, eskiden insanlar müziği eğitim müfredatının bir parçası olarak kabul etmişlerdir; zorunlu olduğu için değil. Çünkü müzik o kategoride yer almaz…

Diğer mecbur derslerden hiçbiri müzikle uğraşmanın sonucu ortaya çıkmamıştır. Geriye bir amaç kalıyor –boş zaman için meşguliyet sağlamak… Müziğin eğitime ana konu olarak dâhil edilmeyişinin nedeni budur… En azından müziğe de yer verilmelidir…

Alışkanlık kazandırma yoluyla eğitimin, akla dayanan öğrenimden önce gelmesi gerektiği açık olduğundan (bedenin zihinden önce gelmesi gibi), çocuklarımıza beden eğitimi ile güreş ve dövüş eğitimi aldırmamız gerektiği de açıkça ortadadır; birincisi bedenin sağlıklı olmasını, ikincisiyse onun hareketlerini sağlar.”[18]

 

     Aristo, müziği önemli dersler arasında saymaz. Aristo güçlü bedeni güçlü akıldan üstün tutar. O nedenle bedeni dersler zihin derslerinden önemli kabul edilir. Bu durum, Site Devletleri’nin diğerlerinden üstün olabilmesi için öncelikle güçlü olması gerektiği mantığını doğurur. Daha önceleri insan eğitiminde çok önemli olan müzik eğitimini boş zamanları değerlendirme dersi olarak görür. Müziğin insan ruhundaki etkilerine önem vermez. Homeros’un zengin ziyafete söylediği şarkılarla herkesi eğlendiren ozanlar olarak gördüğünü, Odysseus’un ise “en iyi eğlencenin, insanların bir araya geldikleri ve yemek yiyerek ve ozanı dinleyerek, yemek alanının yukarısından aşağısına kadar sıra halinde oturduklarından” bahseder. Burada ozanın, müzik çalan veya söyleyenin sadece insanları eğlendiren sıradan insanlar olduklarını belirtir. Burada Aristo, sitelerdeki özgür yani hür insanlardan bahsettiği kesindir. Sitelerde yaşayan özgür insanlar, müziği sadece eğlence aracı olarak değerlendirmeli ancak meslek olarak yapmamalıdır.

     Aristo,“müziğin nasıl bir etkisinin bulunduğunu ya da onu öğrenmedeki amacımızı tanımlamak kolay değildir” demektedir. Devamla: “Şekerleme yapmak ya da içki içmek gibi eğlenmemiz ve canlanmamız için midir? Diye kendi kendine sorup sonra da Euripides’i örnek göstererek onun dediği gibi bunların hoş olsalar ve bize kaygılarımızı unutmamızda yardım etseler de, kendi içlerinde birinci derece önem taşımazlar. Bazı insanların üçünü, yani uykuyu, içkiyi ve müziği aynı yere koymalarına ve hepsini aynı şekilde kullanmalarına neden olan şey budur. Bunlara bazen dans da eklenir. Tıpkı, beden eğitiminin belirli bir beden türü yaratması gibi, müziği de daha ziyade, kişilik üzerinde bir etkiye sahip olabilen ve bu yüzden, doğru eleştirel değerlendirmelerde bulunma alışkanlığına sahip insanlar meydana getirebilen bir iyilik tetikleyicisi olarak kabul etmemiz gerekmez mi? Üçüncü olarak, müziğin muhakkak ki, zekice ve ince bir biçimde yapılan eğlencelere katkısı vardır.

    

     O halde gençleri, eğlenceyi göz önünde bulundurarak eğitmeyeceğimiz açıktır. Öğrenme zor iştir; çocuklar öğrenirken oyun oynamazlar. Bir uğraş olarak müzik yoluyla zekâ gelişimi için henüz çok gençtirler.Tamamlanmamış yaşamın, tamamlanmamış bedenle ilgisi olmaz. Yine de çocukluktaki ciddi çalışmaların amacının, gelişimini tamamlamış, yetişkin kişinin eğlencesi olduğu söylenebilir. Ama bu böyleyse, onlar için müzik öğrenmenin ne gereği var? Neden Pers ve Med krallarının yaptıkları gibi başkalarına müzik yaptırıp onları dinleyip eğlenmesinler. Çünkü muhakkak ki, müzik yapma ve üretmedeki becerilerini kusursuz hale getirenler, müzik öğrenmeye ancak zekice dinlemelerini sağlayacak kadar zaman ayıran kişilerden daha iyi müzik yapacaklardır…

Neden müziği herkes öğrensin… Lakemodanyalılar,müziği öğrenmeden, iyi müziği, kötüsünden doğru bir biçimde ayırt edebildiklerini iddia ederler…Gerçekte usta müzikçilerin aşağı sınıflara ait olduğunu kabul ederiz. Oysa bir insan, kendi zevki için ya da çok içtiği zaman bir ziyafette çalıp söyleyebilir.”[19]

 

     Aristo, müziğin bir tedavi biçimi olup olmadığını şu sözlerle belirtir: “Müzik bir eğitim midir? Bir eğlence midir? Bir meşgale midir? Her üçüne de yönelik ve her üçünde de rol aldığı şeklinde karşılık vermek mantıklı olur. Eğlence dinlenmek amacıyla yapılır. Dinlenmek ise muhakkak ki hoş bir şeydir. Çünkü sıkı çalışırken yaşadığımız keyifsizlikler için bir tür tedavi sunar…Müzik en zevkli şeylerden biridir.

 

     Şair Mousaios şöyle der: “Şarkı söylemek, insanın en büyük sevinç kaynağıdır”. Bundan dolayı, insanların mutlu hissetmelerini sağladığı için, eğlencelerde ve toplumsal ilişkilerde şarkı söylenmesi çok yerinde olur.”

 

     Aristo, müziğin heyecan verici, haz verici gücünü kabul eder. Müziğin iyi bir şey olduğunu kabul eder. Ancak onun kabul etmediği asil sınıftan birinin müziği meslek olarak yapmaması gerektiğini düşünür. Müzik bilinmeli, keyif alınmalı, haz alınmalı ama meslek olarak asil sınıf tarafından kullanılmamalıdır.

     “Bu yüzden, bu olguya bakarak gençlere müzik öğretilmesi gerektiği sonucu çıkarılabilir… Muhakkak ki müzikten alınan hazda yararlı bir amaç vardır. Fakat biz, bütün insanların müzikte bulduğu ortak hazzı paylaşmaktan daha fazlasını yapmalıyız. Müziğin kişilik ve zihin üzerine etkisinin olup olmadığını incelememiz gerekmektedir. Müzik yoluyla şöyle yada böyle huy edindiğimizi söyleyebilsek bu soruya cevap verebilirdik…Müziğin, insanları çılgınca heyecanlandırarak –hem zihinsel hem de ahlaksal bir durum olan çılgınca bir heyecan yaratarak- kişiliği etkilediği iyi bilinmektedir.”

 

     Burada Aristo, ilk kez, müziğin insanların kişiliğinin oluşmasında etkili olduğunu belirtir. Bu nedenle beden eğitimini müzikten daha önce tutar. Ona göre beden sağlığı ruh sağlığı ve eğitiminden daha önce gelir. Beden eğitimini asiller ve hürler almalı, müzik eğitimini ise herkes almalı fakat asiller bunu meslek olarak yapmamalıdır.

 

     Ritim ve ezgilerde, gerçeğe –öfke ve nezaketin, cesaret ve ılımlılığın ve bunların karşıtlarının, yani gerçekten de duygusal değişim yaratması, bunun bir kanıtıdır. Gerçeğe benzeyen şeylerden haz duyma (ya da acı çekme) alışkanlığına sahip olmak, gerçeğe karşı da aynı eğilimi taşımaya çok yakındır… Müzikte ahlaki nitelikler de vardır ve bunlar, dinlediğimiz ezgilerde temsil edilir. Bu açıktır, çünkü evvela hepsi aynı şekilde etkilenmeyen dinleyicilerden farklı tepkilere yol açan makamlar ya da armoniler arasında doğal farklılık vardır. Örneğin, insanlar, Mixoldian olarak adlandırılan makamı dinledikleri zaman kederli ya da gergin olma eğilimine girerler daha yumuşak armonileri dinledikleri zaman da rahatlarlar. Bu ikisinin ortasında, dengeli bir duyu yaratan, sanırım ki sadece Dor makamıdır. Phrig makamı ise insanları çok heyecanlandırır. Bunlar, eğitimin bu yönü ile kimi kusursuz çalışmaların sonuçlarıdır. Aynı şey, farklı ritim türleri için de geçerlidir. Bazılarının teskin edici, bazılarınınsa tedirgin edici bir etkisi vardır ve bu ikincilerin bazıları bayağı hareketlere, bazılarıysa daha nazik hareketlere sebebiyet verir. Bütün bunlardan şu ortaya çıkmaktadır ki, müzik gerçekten de belirli zihin durumları doğurma gücüne sahiptir. Eğer bunu yapabiliyorsa, açıktır ki eğitimde de müziğe yer verilmelidir…”[20]

 

     Aristo’ya göre müzik, zihinsel gelişmeye etki ettiği gibi ahlaki niteliklere de etki eder. Bu ahlaki nitelikler, değişik sitelere (kent devletlerine) göre değişir. Bu da çeşitli dallarda müzik makamlarını ortaya çıkarır. Bunların da hangileri olduğunu yukarıdaki satırlarda belirtir.

“Kendileri hiç müzik yapmamış kişiler arasından, müzikle ilgili olarak iyi yargıçlar yaratmak imkânsızdır ya da çok zordur.[21]

 

     Öte yandan Aristo, müziği bilen yargıçların, müzikle ilgili davalarda müziği bilmeyenlere göre daha başarılı olabileceğini düşünmektedir. Bu nedenle Aristo, müzik eğitimini gerekli görür. Ancak daha önce belirtildiği üzere öncelik beden eğitiminindir. Aristo’ya göre müziğin uygulamalarında sınıf farkı vardır. Halk müziği uygulamalarının yalnızca kölelere, çocuklara hatta bazı hayvanlara hitap ettiği düşüncesindedir. Ayrıca bazı çalgıların eğitimde kullanılabileceği bazılarının ise kullanılmasının uygun olmadığı yönündedir. Kavalların ahlaki olmadığı kanaatindedir. Onların kullanımının zihinsel olmadığı sadece duyguları yatıştırıcı durumlarda kullanılmaları gerektiğini belirtir. Üstelik ona göre kaval çalmanın insanın konuşma yeteneğini azalttığını düşünür. Hâlbuki bir dönem İsparta, bir dönem de Atina site devletlerinde kaval çalma ve bunla dans etme geleneği ön plandaydı. Ancak bir süre sonra kavallar ve bunlar gibi birçok telli çalgının insanlar üzerinde olumsuz etki yaptığını düşünüldü. Aristo, ustalık gerektiren ve yarışma mahiyetinde olan çalgıların eğitimde kullanılmaması gerektiğini belirtir. Soylu biri için bunun alçaltıcı bir durum olduğunu belirtir. Aristo’ya göre, “devlette en üst düzeyde görevi yerine getirecek şekilde eğitilen erkek çocuklarının ne ölçüde müziğe katılmaları, hangi ezgi ve ritimlerde müzik yapmaları ve hangi çalgıları öğrenmeleri gereklidir. O yüzde, müzik öğrenmenin daha sonraki faaliyetler için ters etki göstermesine ya da bedeni vatandaş ya da asker eğitimi için, gençlikte uygulamalı, daha sonraki yaşlarda da kuramsal anlamda, işe yaramaz ve yararsız hale getirilmesine izin verilmemesi gerektiği açıktır”[22] şeklinde düşünmektedir.

      Sonuç: Aristo, müziğin eğitimdeki yerine şüphe ile bakar. Müziğin eğitim aracı olmasını kabul eder ancak soylu erkeklerin müziği iş kolu olarak kabul etmelerini istemez. Müziği eğlence amaçlı, haz alma amaçlı olarak değerlendirilmesini ister. Beden eğitimi, ona göre ruh eğitiminden daha ön plandadır. Müziğin ruh eğitimine katkısını kabul eder ancak ona göre beden eğitimi daha önemlidir. Çünkü soylu erkekler güçlü olmak zorundadır. Diğer site devletlerinden korunabilme, üstün görünebilme ya da daha başarılı olmanın yolu beden eğitiminden geçer. O nedenle yasa koyucu beden eğitimini ön plana almalıdır. Ancak müziğinde eğitimde yeri olmalıdır. Soylu erkekler, eğlenme amaçlı, iş stres ve yorgunluğunu giderebilmek ve haz alabilmek için müzik eğitimi alabilir. Ancak alınan müzik eğitimi öyle halk müziği türünde eğitim olmamalıdır. Hatta yarışmalarda değerlendirilecek çalgılar, soylu olmayan halkın kullandığı çalgılarda soylu eğitiminde yer almamalıdır. Özellikle kaval, insanın konuşma melekelerini zayıflattığı için zararlıdır. Kaval gibi bazı üç telli, dört telli yaylı çalgılar da soylular için uygun değildir. Müzik soylu erkek çocuklarının eğitiminde sadece ileride müzikten zevk alınması gereken durumlarda lazım olacak kadar eğitilmelidir. Aristo mantığında esas, hür ve beden gücü yüksek gençlerin eğitimi olduğundan beden gücü sakat, akıl gücü sakat olanlar onun anlatımında pek yer almaz. Özürlülerin eğitimi hakkında bilgi vermez.  

 

 

İSLAMİYET'TE MÜZİK

 

     Bütün Semavi dinlerde Allah tarafından gönderilen kutsal kitap ve sahiflerin okunuşu düz ve sade şekilde değil güzel ve ahenkli sesle yani musiki şeklinde olmuştur. Hazreti Musa’ya inzal buyrulan Tevrat’ın musiki nağmeleri arasında vahiy olunduğu ve Hazreti Musa’nın da geldiği gibi okuduğu ve okunmasını istediği belirtilmektedir.[23]  

 

     Daha sonra Hazreti Davut’a inzal buyurulan Zebur’un güzel sesle okunduğu ve bunun Hak nazarında kabul olduğu ve hatta Davut’un müessir sesi ile birçok hastalıkları iyileştirdiğini Kur’an ve Tevrat’ta açıklamıştır.[24]

 

     Hazreti İsa’da 30 yaşında peygamber olmuş ve kendisine inzal buyurulan İncil’i şerifi güzel sesi ile okumuş ve okumasını tavsiye eylemiş, şifalı eliyle birçok kör, topal vesaire hastaların iyileşmesini sağlamıştır.

 

     Arapların, Cahiliye Dönemleri’ndeki müzik anlayışı, İslamiyet’in kabulü ile çok değişmiştir. Özellikle dini müzik alanında etkin olan Arap Musikisi, Emevilerden itibaren Türk ve İran Musikisi’nin etkisinde kalmaya başlamıştır.

 

     Son olarak ise İslam dininin en kutsal özelliklerinden olan Kur’anı Kerim’in de güzel sesle ve usulü dairesince okunmasına dair Hz. Muhammed’in “Kur’anı Kerim, tecvit yani usul dairesinde ve güzel sesle okunursa Allah indinde makbuldür” hadisi vardır.  Yine başka bir hdiste ise “ Cenab-ı Hak, güzel sesli Peygamber’in Kur’anı teganni ile okumasına razı olduğu kadar hiçbir şeyden razı olmamıştır” denilmektedir. Yine başka bir hadiste “Kur’anı Kerimi ahenkle okumayan bizden değildir” denilmektedir.

 

     Bunlar İslam Dini’nde Kur’anın okunmasının çok önemli olduğunu, dua etmenin, ezan okumanın, önemli günlerde kaside okumanın, selavat getirmenin mutlaka ahenkli ve güzel sesle olmasını yani musikiye uygun olması gerektiğini göstermektedir. Hatta, Medrese Eğitimi’nde en önemli derslerden birinin “Kıraat İlmi” olduğu bilinmektedir.

 

     Bu ilimde Türkiye’de sönmeye yüz tutan kıraat ilmi için o zamana kadar Türkiye’de tek olan ve annesinin hastalığı nedeniyle Trabzon’un Of ilçesindeki köyüne (şimdiki Uğurlu Beldesi) yerleşen Mehmet Rüştü AŞIKKUTLU’dan bu ilmi almak üzere Diyanet İşleri Başkanı’nın bizzat onun köyünde kurs ve seminerler açarak bu ilmi tekrar canlandırmaya başladığı kayıtlarda bulunmaktadır[25].  

 

EZAN:

 

     Müslümanların namaz vakitlerini halka yüksek ses yoluyla bildirilen bir çağrıdır. Duyurunun daha sesli olabilmesi için cami ve mescitlerin bitişine yapılan minare denen kule tipi yapıların yüksek yerlerinde şerefe denen yerde müezzinler tarafından güzel, ahenkli ve yüksek sesle okunur. Bunun yanında birde iç ezan vardır. Özellikle Cuma hutbeleri sırasında dış ezan şeklinde okunduğu gibi kamet şeklinde namaza davet olarak ta okunur.

 

     Sabah ezanından önce okunan Kur’anı Kerim, Selâ ve Eznı Muhammedi, inanmış kimselere güzel, ahenkli ve huşu verici olduğu halde, inanmayanlara bunun tamamen zıddı tesir edebilir. Reşat Ekrem KOÇU, ezanı şöyle açıklar: ‘’Minarelerin kapısı daima kıbleye açılır, müezzin de ezana yüzü kıbleye dönük olarak başlar, sonra şerefede daima sağa doğru yürüyerek her yöne seslenerek ezana devam eder.”[26]

 

     İstanbul’da ezan okumak Türk Musikisi makamlarına göre bir gelenek olarak yapılır. Buna göre; sabah ezanı Sabâ, Dilkeş,  Haveran, Öğle ezanı; Sabâ, Hicaz, İkindi ezanı; Hicaz, akşam ezanı; Hicaz, Rast, yatsı ezanı; Hicaz Beyati, Neva veya Rast makamında okunur. Ayrıca sabah ezanı öncesindeki salâ da Dilkeş- Haveran makamında verilir. Salâdan sonra ise bir dini kaside okunur.

 

     1970’li yılların İstanbul’daki en önemli dini bilgin ve hafızlarından olan Fahri TÜKEL, ezanın okunuşu hakkında Sadık YİĞİTBAŞ’a şu bilgileri vermiştir:

“Ezanda dikkat edilecek hususiyet, tavır ve usluptur. Ezan nağmelerinin bazı kısımlarında keşide ve bazı kısımlarında kesiklik vardır. Ezanda müessir olan cihet, kararlardaki kalıştır. Hangi makamda ve hangi perde ile ezana başlanmış ise aynı makam ve perde ile tamamlanması şarttır. Zamanımızda buna riayetten gafil müezzinler vardır. Ezan okuyanların makamların perdelerine hakkıyla vakıf olmakla beraber, seslerinin perdeli, güzel ve sürekli nağmeler yapacak kudrette olması lazımdır. Beş namaz vaktinde okunan ezanların mutlaka mutlaka genel olarak kullanılan makamlarda olması icab etmez. Musiki bilir bir müezzin, dilediği makamdan ezan okumada tereddüt etmez.”[27]    

 

SALAT: Dini musikide bir dua şeklidir. Genellikle minarelerde okunur. Aynı zamanda duyuru işlevi de görür. Örneğin Cuma namazından önce okunanı Cuma namazına hazırlık duyuru şeklindedir. Cenaze Salâtı, ölen bir kişinin ardından okunur ve sonunda ölenin kimliği ve nerede defnedileceği açıklanır. Bunlardan başka Saba Salâtı ve Salâtı Ümmiye gibi çeşitli türleri de vardır. Birçok makamlarda bestelenmiş salâtlar vardır.

 

TEKBİR: Allah’ın büyüklüğünü belirten ve özellikle bayram namazlarından önce okunan dini eserdir. Ünlü Türk Müzisyeni Itri tarafından bestelenmiştir. Ezgiye göre, Irak ve segâh makamında olabilir. Günümüzde tekbir, bayram namazları ve mevlitlerde okunması yanında siyasi bir kimlik arz etmeye başlamıştır. Terör şehitlerinin cenazelerinde, dini söylemli siyasi gösterilerde tekbir önem arz etmeye başlamıştır.

 

DUA: Dua da sesli veya sessiz yapılan bir dilek, yani musikidir. Bu da Hak indinde makbul ve muteberdir. Hastalık tedavisinde önemli rol oynar. Bazen, tıbbın çare bul gibi en önemli şahsiyetlerden ilgili dua yazısını üzerinde taşıyarak iyi olabileceklerine inanırlar. Çok kere Allahın elçileri olan peygamberler, ermiş olarak bilinen din adamları, ulemalar (din âlimleri)

 

Diğer dini müzik faaliyetleri:

Mahfel sürme: Namazdan sonra ve tesbih anında okunan bir dua şekli.

Tesbih duası: Allah’ı öven bir nevi ilahidir.

Miraciye: Hazreti Muhammed’in Mirac’a çıktığını belirten dini eserdir. Osman Dede tarafından beslenmiştir.

Mevlit: Anadolu ve Osmanlı dünyasında en çok okunan, en yaygın olan ve Süleyman Çelebi tarafından yaklaşık 660 yıl önce yazılmış olan bir eserdir. Peygamberimizin doğumunu ve güzelliklerini belirtir. Mevlidin okunmasında her bahirde (bölümde) farklı makam kullanılır. Genelde tevhit bahri denen birinci bölümde saba ve ona yakın makamlar, asıl konu olan peygamberin doğumunu anlatan veladet makamı denen ikinci bölümde rast makamı okunmaktadır. Merhaba bahri denen üçüncü bölümde uşşak makamı kullanılır. Hz. Muhammed’in Miraç’a çıkışının anlatıldığı dördüncü bölümde hüzzam makamı kullaılır. Son bölümde ise hüseyni makamı kullanılır.  Günümüzde özellikle Mevlit kandili sırasında okunduğu gibi, ölülerin ardından belli süre sonra yakınları tarafından dini tören okutturulur. Bu törende gelen misafirlere mevlit şekeri ve şerbet dağıtılır.

Teşvih: Mevlitlerde okunan bir ilahidir.

Temcit: Ramazan aylarında ve kutsal günlerde sabaha karşı müezzinlerin okuduğu bir nevi duadır.

İlahiler. Allah’ı öven şiirlerin bestelenmiş şekilleridir. Günümüzde yerli ve yabancı ilahi müzik kasetleri, cd leri yaygındır.

Durak: Bazı tekkelerde evferi usulünde yazılmış bir çeşit ilahidir.

Na’at: İslam âleminin Peygamberi Hazreti Muhammed’i öven bir çeşit ilahidir.

Mersiye: İslam âleminden bir büyüğün ölümünün ardından yazılmış methiyenin bestelenmiş şeklidir.

Nefes: Bektaşi tarikatında okunan ilahilere verilen addır.

Ayın: Mevlevi tarikatında ney ve kudum çalgılarının eşliğinde okunan büyük dini eserlerdir.

Ayınhan ve Semazen: Mevlevi tarikatındaki ayınları okuyanlara ayınhan ve sema yapanlara semâzen adı verilmiştir.

Tecvit ve kıraat ilmi: İslam âleminin peygamberi Hazreti Muhammed, bir hadisi şerifinde “Kur’an-ı Kerim’i güzel sesle ve bir usule uygun olarak okunması”nı emir buyurduklarından İslam dünyasında iyi Kur’an okuyabilmek amacıyla tecvit ve kıraat usulleri doğmuştur.

Tecvit ve kıraat usulleri en iyi olarak müzik bilgisiyle daha iyi sonuç verir.

 

     İmam Gazali’i müzik hakkında şöyle der: Güzel ses, insanın elinde olmayarak kalbine tesir eder. Çünkü kalbin ve ruhun, arşın üstündeki (Âlem-i Ervah) ile bağlılığı vardır. Maddesiz, ölçüsüz olan o âlem, hüsnü cemal ve güzellik âlemidir. Güzelliğin temeli ise, tenasüp, uygun, düzgün olmaktır. Bu dünyadaki bütün güzellikler, o âlemin güzelliğinden gelmektedir.  Güzel, duygun ahenkli sesler de, o âleme benzemektedir. Bu sebeple kalpte bir uyanma ve şevk hareketi meydana getiriyor. Hatta insan, bunun nasıl olduğunu kendisi de bilemez. Ama bu bir tesir, aşk ve şevk bulunmayan durgun bir kalbe, ruha tesir ediyor, harekete getiriyor. Fakat kalp bir şeye tutulmuş ise, meşgul olduğu şeyi harekete getirir.

 

Arap Müziği’nin Gelişmesi:

 

     Arap müziğinde Arapların batıya yönelmeleriyle Afrika, Mısır, Berberi ve İberya (İspanya ve Portekiz’in bulunduğu bölge) müzik etkileşimi olmaya başlamıştır. Hatta İberya Arapların yaklaşık 800 yıllık hâkimiyetleri döneminde Endülüs kültürüyle yoğrulur. (Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te ilk olarak 19. Yüzyılda buradaki çeşitli melez kültürle karışarak tango müziği ve dansı ortaya çıkmıştır. Bu müzik ve dans Endülüs, İtalyan, İspanyol ve Arjantin kültürlerinden etkilenmiş ve kısa zamanda Arjantin’in simgesi olarak tüm dünyaya yayılmıştır.[28]

 

Türk Müziği’nin İslam Müziği’ne Katkıları:

 

     Arap Müziği, İslam kültürü ile gelişip İslam müziği olabilmesi için asıl etkinlik Emevilerle beraber, Türklerle yakınlaşma sonucu, Türklerden etkilenmeleri sonucu gelişmiştir. Kullandıkları makamlar arasında Nüfüht-ül- etrak (Türklerin Nüfühtü), Uşşakul- etrak (Türklerin uşşakı), Baba Tahir, Eski Zirgüle, Suzi Dilara, tarzı nevin, Çargâhı Türkî, Ferah feza, Suzidil, Şevkefza, Rahatülervah, eviçara, Ferahnâk, Bestenigâr, Hicazkâr, Safa, Bayati, Pesendide, Neveser, Suzinâk, Dilnişin, Siphir, Şevkidil, Revnaknüma, Canfeza makamların etkisinde kalmış olup bu makamları halen kullanmışlardır. Ayrıca; gibi Aksak, Çifte, Sade, Çifteyürek, Sadeyürek, Çenkiharbi, Yörük, Sofyanteki, Muhammestürki, Türkidarp, Berefşantürki, Türkî, Oyun havası, Aksak Semai, Düyek, Ağırsengin semai, Curcuna, Yörük curcuna, Ağır Evfer, Aydın, Ağır aksak semai, Yörük aksak semai gibi düzümler de Türklerden Arap musikisine geçmiştir. Yine Türklerin çalgılarından olan Tamburukebiri Türkî, Bağlama, Kaba zurna, Nay’i küçük, Nay’i kara, Akgül aklığı, Tablıtürki, İki telli, Kopozid, Eğri, Burgu, Şidorgu,  Battal, Dilli düdük, Kaval, Nay’i Türki, Bak, Balaban, Dümbek, Miskal, Salamani, Çığırtma, Düdük, Sarra, Sergin, Sürme, Caaba (Türk kopuzu), zil vs. gibi çalgılar (Müzik aletleri) Arap musikisine girmişlerdir. Arap musikisinde müzikle tedavi konusunda Türklerden önce yoktu. Ancak Farabi’yle, müzik alanında makamların insan ruh ve sağlığı konusunda faydası Araplar tarafından da musikide değerlendirildiği mümkündür.

 

     Osmanlı İmparatorluğu’nda musiki alanında en kesin ve doğru faaliyetler Topkapı Sarayı’daki Enderun Mektebi’nde başlamıştır. “Osmanlılarda en yetenekli ve dahi devşirme çocukların alındığı Enderun Mektebi’nin bir bölümü Enderun Musiki Mektebi’dir. Burası Türk Musikisinin en büyük ve canlı merkezi idi. Buradan dın dışı ve dini musiki ile ilgili yetişmiş birçok müzisyen ve eserler ortaya çıkmıştır.”[29] Osmanlı imparatorluğunun her alandaki zirvesi zamanlarında Arap âlemi de Osmanlı topraklarına katılınca Arapların makamları öğrenebilmek için İstanbul’a hanendeler gönderdiği bilinmektedir.[30]

     Özellikle Osmanlı dünyasında ‘’dergâhlar (genel anlamda tekkeler) insanı sadece en ham ve karmaşalı halinde alıp uzun süren eğitim (çile) sonunda ‘pişmiş’ bir insan-ı kâmil hale getirmekle kalmıyor, zikir, semâ ve nevbe meclisleri içinde onu mûsiki ile de eğiterek ruhunu tavsiye ediyorlardı.”[31]

 

     Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlarında musikiye ilgi duyması ve bu alanda usta düzeyinde olanların çıkması musikiyi desteklemesi dolayısıyla musiki daha kolay gelişmiştir. Osmanlı padişahlarından III. Selim (7 Nisan 1789- 29 Mayıs 1807); iyi bir hattat ve şairliğinin yanı sıra ney ve tambur çalan genç bir padişahtır. Dönemin büyük Türk Müziği bestecisi Dede Efendi’ye verdiği destek ve yetkiyle sanatının gelişmesinde etkili olur. Daha sonra yerine geçen padişahlardan II. Mahmud döneminde de Dede Efendi sarayın imkânlarıyla Türk Musikisi’nin gelişmesinde büyük katkıları olur.[32] 

 

İslam âlemine göre müzik haram mıdır?

 

     Dini müzik dışındaki müziklerin tamamına yakını bazı İslam bilginlerince haram görülür. Çoğu tarikat mensupları, Mevlevi müziğini ve semayı mübah görmelerine rağmen bazı Sünni âlimler, bunları dahi haram saymaktadır. Sünniler, ancak düğün ve bayramlarda sınırlı çalgılar ile haremlik selamlık usumu eğlenme müziğinin dışındakileri ne de cevaz vermezler. Kur’an ve hadislerde bunu teyid eden hükümler yoktur.

 

     İmam Kuşeyri ve İmam Gazali’ye göre ses ve çalgı dinlemek: “Dinleyen üzerinde yaptığı tesire tabidir. Eğer dinleyen de nefsanî bir takım yeil uyandırırsa şüphesiz haramdır. Hiç tesir yapmıyorsa mübahtır. Ruhani ve İlahi bir neş’e husule getirirse helaldir”[33] demektedirler.

 

İmam Gazali’nin müzik anlayışı şöyledir:  

“İmam Gazzâlî Allah sevgisinin kendisini kuşattığı kişilerin müzik dinlemelerinin cevazdan öte müstahap olacağıdır[337].

İmam Gazzâlî’ye göre müzik ancak şu beş sebepten biri ile haram olabilir :

1- Kadın ve parlak erkeklerin müzik söylemesi. Çünkü bu zinaya sebep olabilir.

2- Kullanılan müzik âleti, fâsık ve muhanneslerin[338] kullandıkları aletlerden olması.

3- Müziğin sözlerinde sakıncalı ifadelerin bulunması.

4- Dinleyenlerin, şehevî duygularının kabarık olması ve genç olmaları. Çünkü, özellikle aşk gibi konularda söylenen müzik onları zinaya sürükler.

5- Avam (halk) için müzik -bu şartlara aykırı olmadığı takdirde- genel olarak mubahtır. Ancak onlar da zamanlarının büyük bölümünü müzikle meşgul ederlerse bu onlar için de haram olur. Çünkü mubahlarla aşırı meşgul olmak küçük günahtır. Küçük günahlarda ısrar etmek, onu büyük günaha çevirir.[339]

 

İmam Gazzâlî çalgı aletlerinin haram olabilmesi için de şu şartları ileri sürmektedir:

1-İn­san­la­rı iç­ki vb. şey­le­re da­vet etmesi. Çün­kü o âlemler an­cak iç­kiy­le ta­mam olur­lar.

2-İç­ki­yi ve iç­ki âlemlerini ye­ni bı­ra­kan ki­şi­ler­de o âlemlere olan öz­lem­le­ri ha­tır­la­tıp canlandırması.

3-Müzik kon­serlerinin verilmesi. Bu fâsıklara bir özenti olacağından he­lal ol­maz. Çün­kü bu on­la­rın âdetidir. “Ve kim de bir top­lu­ma ben­zer­se o top­lum­dan olur.”

     Mevlana ise farklı düşünerek “Sema, Allah’a vasıl olmak için büyük iki kanat ayarındadır. Ehli hal olanların kalplerini tefriş ve tezyin eder. Bundan dolayı sema, münkirler mezhebinde haram, âşıklar mezhebinde helaldir” demek suretiyle Allah’a yakınlaşma hedefinde ve niyetinde olan sema yapan birinin yaptığını helal olarak kabul etmektedir.

 

    ‘’Bir kısım medreseli zâhir uleması ile ‘Bab-ı meşîhat’ da denen Fetvahane, musikinin haram olduğuna inanmış ve öyle telkin etmişlerse de, Kur’anla da, hadislerle de desteklenmeyen bu görüşe tekke erbabında itibar edilmemiş, ilâhi musikiyi birçok mücadele ve fedakarlıklar sonucunda İslam mabedine sokup yerleştiren, böylece İslam aleminde ‘’adeta  ulvî ve ruhanî bir medeniyet kuranlar, tekke mensupları olmuşlardır. Bunların mesnetdi ve ilham kaynağı da –Kur’anda musiki kelimesinin hiç geçmemiş olmasına ilave olarak – Hz. Peygamber’in musiki ile ilgili şu sahih hadisleridir:

 

     Tekke Musikisi, Kitabe ve Mezar Taşları Uzmanı Tarihçi-Yazar Cemaleddin Server REVNAKOĞLU, (1909- 1968) şöyle diyor: ‘’İslam şeraitinde herhangi bir şeyin haram olması, haramdan sayılması için, Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın emriyle yasaklanması ve bu yasağın yine Kur’an tarafından âhkam’ ve ‘evamir’ kısmında Müslümanlara tebliğ buyurulması şarttır. Bu kesin hükmü kimse değiştiremez. Ne Kur’an-ı Kerim’de saârahatle, ne de ‘kütüb-i sitte’ye bağlı hadis-i şeriflerin herhangi birinde mûsiki hakkında böyle bir hükme varılmış değildir.”[35]

 

     Öte yandan Suudi Arabistan’da Mekke’deki Büyük Cami’nin İmamı Adil el-Kalbani: İslami metin ve hadislerde, müziğin haram olduğuna dair bir bulguya rastlamadığını açıklamıştır. Suudi Arabistan’da halk müziği dışında, konser düzenlemek yasaktır. Hatta muhafazakar çevreler, müziği evlerine bile almaktan kaçınmaktadırlar. Oysa Büyük Cami’nin ilk siyahi imamı olan ve bariton sesiyle bilinen el-Kalbani, “İslam’da şarkı söylemenin ve müziğin haram olduğuna dair kati bir metin yoktur” iddiasında olunca bu durum tartışma yaratmıştır.

 

     Bir başka kaynakta; “Zikr-i Cehrî ile alakadar olan yolda dinî hisleri uyandıran şiir ve musiki makbul görülüp nefsani hisleri uyandıranlar ise reddolunur. Bunlar kerâmet ehli insanlardır ki Mevlanâ Celaleddin Rûmi Hazretleri misal verilebilir. Zikr-i Hafi dediğimiz ve gizli zikir manasına gelen yolun mensupları ise şiir ve ney- musikinin hiçbiri ile ilgilenmemişlerdir. Bu konuda İmam-ı Rabbâni Hazretlerinin sözü vardır ki esasen meseleye ışık tutan noktayı ihtiva etmektedir; “Bizim yolumuzun dışındaki büyükler bu gibi şeylerle meşgul olmuşlardır, red ve inkâr etmeyiz. Bizim yolumuzun büyükleri ise bunlarla meşgul olmamışlardır, kabul etmeyiz.

     Hatta 168. Mektupta bu sema raks ve musiki türü şeylerin “bid’at” yani dinde olmayıp sonradan dine sokulan bir şey olduğundan bahseder İmam-ı Rabbani Hazretleri ve tahribat türü bu şeyin, o yol mensuplarınca “kemale erdirici” zannedildiğini de ekler.
Bu sebepledir ki, müziğin her türlüsünden kaçınmaya çalışmak, küfrün ayyuka çıktığı şu devirde en uygun olanı olsa gerektir. Nefsî-şehevî arzuları tetikleyen şarkı müzik türü şeyler zaten ise heraldry.”
[36]

ESKİ TÜRK BİLGİNLERİNDE MÜZİKLE TEDAVİ UYGULAMALARI

     Medicalpark Hastanesi’nin 22.10.2007 tarihli bir etkinlik broşüründe müzikle terapi başlığı ile aynen şöyle denmektedir: “Yaklaşık bin yıl önce Orta Asya’da Horasan ve Uygur bölgelerinde gelişerek yayılan makam musikisiyle yapılan pasif müzikte terapiden Şam’da yapılan Nurettin Hastanesi’nde de faydalanılmıştır. Amasya, Sivas, Kayseri, Manisa, Bursa, İstanbul (Fatih Külliyesi) ve Edirne şifahanelerinde de yüz sene önceye kadar musiki ile tedavi uygulanmıştır. Evliya Çelebi’de Seyahatnamesi’nde müzikle tedaviden bahsetmektedir.

     İşte böylesine köklü bir geçmişe sahip pasif müzikle hastalar, yere serilen mindere uzanıyorlar, sağlık sorunlarına göre seçilen makam eşliğinde 45 dakika ile bir saat arasında dinleniyorlar. Bu terapideki amaç, duygu durumlarını değiştirerek hastaları rahatlatmak ve kendilerine güvenlerini kazanmaya yardımcı olmak.”

Ebu Bekir Razi’nin müzikle tedaviye katkıları:

     M.S. 834-932 yıllarında yaşamış olan Müslüman Türk bilginlerinden Ebu Bekir Razi, melankoliklerin tedavisi üzerine yazdığı bir eserinde şöyle diyor: “... Melankolik hasta kesinlikle meşguliyetle tedavi edilmelidir. ... Melankolik hasta balık tutma veya avlanma gibi eğlenceli işlerden biri ile uğraşmalıdır. Mümkünse çeşitli oyunlara alıştırılmalıdır; huyunu, ahlakını, davranışlarını beğendiği ve sevdiği kimse ile buluşup görüşmeli özellikle güzel sesle okunan şarkılar dinlemelidir” şeklindeki ifadesiyle güzel sesin ve musikinin önemine işaret etmektedir.

FARABİ VE MÜZİK

     Ünlü Türk bilginlerinden Farabi, Türkistan’ın Farab şehrindeki Vâsiç Kalesi’nde doğdu. Babası bu kalenin kumandanıydı. İlk tahsilini, doğduğu yer olan Farab’ta, Farsçayı İran’da, Arapçayı da Bağdat’ta öğrendi. Bu arada tıp, fizik ve felsefe tahsilini tamamladığı gibi Latinceyi öğrendi. Aristo’nun kitabını çevirdi.

     Farabi, musiki ile de meşgul olup kanun, şeştar ve ud çalmakta usta idi. Bu konuda da eserler yazmıştır. Eserlerini o zamanki ilim dili olarak Arapça yazmıştır. Müzikle ilgili Aristo’nun etkisinde kalmış onun tarzında müzik faaliyetlerinde bulununca Araplar, kendisine Muallimi Sani, Aristo’ya ise Muallimi Evvel demişlerdir. Farabi, 950 yılında 80 yaşında iken Şam’da vefat etmiştir. Müzikle ilgili en önemli eseri, ‘Musiki-ul Kebir’dir. Bu eserinde musikinin fizikle ve astronomi ile ilgili bağlantılarını izaha çalışmıştır. Hatta kullanılan birçok makamın yıldızların etkisinde olduğunu belirtmiştir. Ayrıca musikinin insan psikolojisi üzerindeki etkilere de yer vermiştir.

     Yakın zamanın önemli müzik bilginlerinden Hüseyin Saadettin Arel, Farabi’nin Aristo ve klasik Yunan Müziği’nin etkinde kalması ile ilgili olarak, “onun Yunanistan’dan getirtmek istediği aşının tutmadığını yoksa onun Doğu dünyası müziğine çok olumsuz etkileri olacağını” belirtir.[37] Farabi, çalışmalarında genelde hurufatlı ebcet notasını kullanmıştır. Onun müzik eserlerinde, Eski Yunan Musikisi’ni İslam Musikisi yerine koymak istemesi hoş karşılanmamış, bazı Yunan taraftarları dışında ilgi görmemiştir. Ancak, müzik icra etmede gösterdiği hüner ile müzik sırasında insan topluluğunu aynı anda güldürürken ağlatma hatta uyutma becerisi göstermesi ile ilgili hatıralar, rivayetler nakledilmesi onun müzikte ki üstün yeteneğini ortaya koyar.

Büyük Türk Bilgini Farabi, (870-950) Makamların ruha etkisini şöyle sınıflandırır:

  1. Rast Makamı: İnsana sefa(neşe, huzur) verir. Güneş iki mızrak boyu yükselince etkili olur. Merih yıldızına mensuptur. Uşşak makamı ondan doğar.
  2. Rehavi Makamı: İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir. Yalancı sabahta (tan zamanı) etkilidir. Ay yıldızına mensuptur. Bestenigâr makamı ondan doğar.
  3. Küçek Makamı: İnsana hassasiyet ( duyarlılık ) verir.
  4. Büzürk Makamı: İnsana havf ( çekinme, sakınma duygusu) verir. Yatsıdan sonar etkilidir.
  5. İsfahan Makamı: İnsana hareket kabiliyeti ve güven hissi verir. Gün batarken etkilidir. Güneşe mensup olan Irak makamından doğar.
  6. Neva Makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir. Akşam vakti etkilidir. Zöhre yıldızından etkilenir. Hüseyni ondan doğar.
  7. Uşşak Makamı: İnsana gülme ’dilhek’ verir. Öğleyin etkilidir.
  8. Zirgüle Makamı: İnsana uyku ’nevm’ verir. Öğleyin etkilidir.
  9. Saba Makamı: İnasana şecaat (cesaret, kuvvet) verir.
  10. Buselik  (Puselik) Makamı: İnsana kuvvet verir. Kuşluk zamanı etkilidir. Geveşt makamı ondan doğar.
  11. Hüseyni Makamı: İnsana sulh ( sükunet, rahatlık) verir. Sabahleyin etkilidir.
  12. Hicaz Makamı: İnsana tevazu (alçak gönüllülük ) verir. İki namaz arası etkilidir.

     Görülüyor ki Farabi, müziğin bir eğlence aracından çok, ilmi değeri olan, özellikle ruh ve psikolojiyi etkileyen unsurlar arasında önemli sayar. Müziği tıpta tedavi unsuru sayar. Bunu Adnan Çoban şöyle ifade eder: “Ünlü Türk bigini Farabi, müziğin insane bedenine ve ruhuna etkilerini incelemiştir. Farabi’nin en büyük özelliklerinden biri kanun sazını icatetmiş olmasıdır. Musiki biliminde, musiki icrasında, tıpta, astronomide ve fizik biliminde engin bir bir birikime sahip ola Farabi, bu bilimlerin birbirleriyle ilişkisini, özellikle musikinin diğer bilimlerle etkisini araştırmıştır.”[38]   

İBNİ SİNA VE MÜZİK:

     İbni Sina, Türk tarihinin en önemli bilginlerindendir. Arapların Ebu Alisina ve Avrupalıların Avicenne olarak tanıdığı İbni Sina’nın yazdığı kitaplar, bin yıl boyunca Avrupa’da ilim dünyasında ders kitabı olarak okutulmuştur. İbni Sina, Buhara yakınlarında doğmuş olup 57 yaşında iken Hemedan’da vefat etmiştir. Çocukluğunun geçtiği Buhara’da 10 yaşına kadar Kur’anı Kerim’i ezberlemiş ve bir çok ilmi tahsil etmiştir. 18 yaşına kadar da tıp ve diğer ilimleri okumuştu. Müzik ilmini Farabi’nin eserlerinden öğrenmiştir. Ondan öğrendiği müziği doğrudan tıp ilmiyle birleştirmiş ve müziği tıbbın en önemli şifa aracı görmüştür.

     Büyük İslam bilgin ve filozoflarından İbn-i Sina ( 980-1037), musikinin tıpta oynadığı rolü şöyle tanımlamaktadır: “...Tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek, onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir...” İbn-i Sina, Farabi’nin eserlerinden çok yaralandığını ve hatta musikiyi de ondan öğrenerek Tıp mesleğinde uygulamaya koyduğunu söylemektedir. Arapça yazdığı Kitap’ün necat ve Kitab’ün Şifa’daki oniki fasıl tamamen musikiye ayrılmış olduğundan, bu kısım Baron Rodolph Dearlangar tarafından Fransızca olarak ’La musique Arap’ adıyla yayınlanmıştır.

     İbni Sina, musikinin tababette (müziğin tıpta) oynadığı rolü şöyle ifade etmektedir: “Tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akıl ve ruh güçlerini artırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, hastanın çevresini sevimli ve hoşa gider hale getirmek, ona iyi musiki dinletmek, onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir.[39]

ŞUURİ:

     Osmanlıların Duraklama devrindeki önemli şair ve Türk hekimlerinden Şuuri’nin ’Tadil-i Emzice’ adlı eserinde, müzik ile tedavi hakkında geniş bilgi vardır. Şuuri, ’Tadil-i Emzice’de belirli makamların günün belirli zamanlarında etkili olduğunu belirtmektedir. O da Farabi’nin etkisinde kalarak makamların etkili olduğu zamanları şöyle ifade eder:

Rast ve Rehavi makamları: Seher zamanları etkilidir.

Hüseyni makamı: Sabahleyin etkilidir.

Irak makamı: Kuşlukta etkilidir.

Nihavend makamı: Öğleyin etkilidir.

Hicaz makamı: İki ezan arası etkilidir.

Buselik makamı: İkindi zamanı etkilidir.

Uşşak makamı: Gün batarken etkilidir.

Zengüle makamı: Gurubdan sonra etkilidir.

Muhalif makamları: Yatsıdan sonra etkilidir.

Rast makamı: Gece yarısı etkilidir.

Zirefkend makamı: Gece yarısından sonra etkilidir.

Şuuri’ye göre musikinin meclis adamlarına olan etkileri de birbirlerinden farklıdır.

Ulema ( Alimler ) Meclisine: Rast ve Tevabii makamları

Ümera ( Emirler ) Meclisine: Isfahan ve Tevabii makamları

Dervişler Meclisine: Hicaz ve Tevabii makamları

Sufiler Meclisine: Rehavi ve Tevabii makamları etkilidir.

 

     Adnan ÇOBAN’ın dipnot göstererek belirttiğine göre: “1693 yılında öldüğü bilinen Hasan Şuuri, daha da ileri giderek hangi makamların hangi milletlerin insanlarına etki ettiğini bildirmiştir.”[40]   
  

ABDÜLKADİR  MERAĞİ:

     Hoca, Hafız ve İbni Gaybi adlarıyla anılan Abdülkadir Meraği, Güney Azarbeycan’ın Meraği şehrinde 1360 yılında doğdu. Ondaki musiki yeteneğini keşfeden babası Gıyasettin Gaybi, onun yetiştirilmesi için onu, o zamanki Celayirlilerin taht merkezi olan Bağdat’a götürdü. Kısa zamanda musiki, şiir ve resim alanlarında tanındı. Sesi çok güzel olduğundan hanendelik (şarkıcılık) yapmaya başladı. Kısa zamanda başarısını göstererek Bağdat sarayında başhanende oldu. Bir ara Timur’a da nedim olan Abdülkadir, onun ölümüyle Osmanlılara geldi. Fatih Sultan Mehmed’in babası Sultan Murat’a (II. Murat) bir eserini sundu.

     Kendisi gibi müzisyen olan Sultan Murat’ın iltifatına mahzar oldu. Herat’a dönerek, 75 yaşında iken 1435 yılında vefat etti. Abdülkadir Meraği’nin, Türkçe’den başka Arapça ve Farsçayı iyi bilmekte olduğu, birçok bestesinin bulunmasına rağmen günümüzde bunların pek azı kaldığı bilinir. En önemli eserlerinden biri Kenzü’l- Elhanı olup bu eseri Ebced notası ile hazırlanmış olup günümüzde mevcudu kalmamıştır. Bir diğer eseri, Cami’ül- Elhan olup bunu 1413 yılında mensubu bulunduğu hükümdar çocuğuna takdim etmiştir.Ayrıca Makasidü’l Elhan adlı eserini ise 1421 yılında Sultan Murat’a (II. Murat) sunmuştur.[41]
 

ŞİRAZLI  ŞEYH  SADİ:

     Doğunun en büyük şair ve filozoflarındandır. 1184 yılında Şiraz’da doğdu ve 1291 yılında aynı şehirde öldü. Devrin en büyük medresesi olan, Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nde okudu. Farsça, Arapça ve Latince bilen Şeyh Sadi’nin en tanınmış eserleri Gülüstan, Bostan, Divan ve Pentname’dir.

     Aşk, dilinde, ruhundadır. Alem saz ile dolu olmasına rağmen aşık için saz gerekmez. Aşk erbebını içip sarhoş olan âşıklar, her ahenkli sesle bile çuşu huruşa gelirler. Kendini kaybetmiş derviş ayıplanmamalı, o aşk sarhoşudur. Güzel ses ile develer bile neşelenir. Şeyh Sadi,” müziği, aşk ile anlatır. Semayı da ancak aşık olanalar layıkıyla yapabilir. Hayvani hislerle sema yapılmaz. Yapılsa da haramdır. Musikiyi, ruh ve maneviyatı ile dinleyenlerin ruhunun mana güzelliğine melekler dahi ulaşamaz” diye düşünmektedir.
 

MEVLANA CELALEDDİN  RUMİ:

     Mevlana Celaleddini Rumî, en büyük Türk düşünürlerindendir. 1207 yılında Belh şehrinde doğdu. 1273 yılında Konya’da vefat etti. Divanı Kebir ve Mesnevi, onun Dünya Klasikleri arasındaki eserlerindendir.

     Mevlana, Türkçe, Arapça, Farsça ve İbranice bilen bir düşünürdür. Onun zamanına kadar sema yapmak için usul ve kaide yoktu. Tarikat erbabının bir nev’i ibadet şekli olarak semayı ön plana çıkardı.semayı sisteme koyup semahenelerde yapılmasını sağladı. Bir tarikat şekli haline getirerek oluşturduğu tarikat binalarına tekke, zaviye ve hanigah denildi. Daha sonra tekke ve zaviyeler, tarikat ve dini merkezler haline geldi. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulmasıyla 3 Mart 1924 tarihinde Halifeliğin kaldırılması ve Tevhidi Tedrisat Kanunun (Eğitim ve öğretimin birleştirilmesi) ile birlikte aynı kanun içerisinde tekke ve zaviyelerde kaldırıldı.

     Mevlevilik:’’Mevlevilik, Sultan Veled (1226- 1312) tarafından, babası Muhammed Celaleddin (Mevlana Celaleddin) Rumi’nin insanlık felsefesini ve yaşama tarzını takliden kurulmuş, sonra zamanla âdâb ve erkânıyla müesseleleşmiş bir tarîktir (tasavvufi anlamda Allah’a ulaşma yolu). İmparatorluğun (Osmanlı) en ücra köşelerine kadar yayılmış olan Mevlevihane’ler, insanı en ham halinde alıp çeşitli bedenî, fikrî ve ruhî eğitim devrelerinden geçirerek pişirdikten sonra insan-ı kamil haline getirmeyi amaçlayan manevi ocaklardı[42]’’.

     Mevlevilikteki semanın insanın ruhunu dinlendiren, Onu asıl hedef olan Allah’a yakınlaştıran bir hedef olduğu aşikardır. Yani mevlevi müziği, insanın ruhunu etkileyip, onu rahatlatmaya, daha iyi insan olmaya, daha iyi öğrenmeye yönlendirir. Mevlevi gösterilerini izlemekte hem insan ruhunu dinlendirir hem de Onu Allah’a yakınlaştırır. Böylelikle dünyevi dertlerinden arındırılan insan (seyirci) daha kolay öğrenir. Bu bakımdan Mevlevilik ile ilgili bazı bilgilerin verilmesinde yarar vardır.

    ’’Beyaz tennûreli semâzenlerin, mumun etrafında dönen pervaneler veya yaşama sevinci içinde uçuşan kelebekler gibi, semâhane adı verilen sahnenin (meydanın) ortasında uzun süre başları dönmeden, temaşâ özelliği de olan bir zikir türü olduğu için, mevlevîlerin semâsı tekkelerin kapanmasından sonra ibadetten çıkıp bir tür gösteriye dönüşmüş ve tarikat musikisiyle fazla ilgisi olmayanların gözünde, musikinin sadece mevlevîlerde bu önemde yer aldığı görüşünün yerleşmesine sebep olmuştur.’’[43]

     Mevleviliğin seması, iki kola ayrılır. Bunlardan biri Suri diğeri Manevi’dir. Bir yerde toplanarak güzel seslilerin ilahi okumaları ve bunlara ney ile kudumun iştirak etmesine ve batın âlemine ulaşılmasına suri sema denir. Aşıkların manzevi hayat sırrına erişmelerine ise manevi sema denir. Mevlana’ya göre sema, âşıkların canının istirahatıdır. Manevi hayatı kazanan bunun sırrına erişebilir.

      Öte yandan; “Kayseri'de özel bir eğitim merkezi, zihinsel engelli çocukları Mesnevi ve klasik müzikle rehabilite ediyor. Daha önce pop müzikle eğitim veren merkez, faydasını tesadüfen fark ettiği Mesnevi ve klasik müziği de eğitimlerinde kullanmaya başladı. Özellikle çocukların sakinleşmesi ve yapılması istenilenleri daha kolay kavrayabilmelerine imkân tanıyan Mesnevi okumaları ve klasik müzik dinletileri, eğitmenlerin de işini kolaylaştırmıştır.[44]

 

ERZURUMLU  İBRAHİM HAKKI:

 

     Osmanlı Türklerinin en önemli din âlimlerinden olup Marifetname’nin yazarı olan büyük mutasavvuftur. 1703 yılında o zamanki Erzurum Hasankale’de doğmuştur. Babası Şeyh Osman Efendi’dir. Tahsilini Erzurum’da tamamlamıştır. Kadiri tarikatına mensup olup şeyhi Siirt Tillo köyündeki Kadiri şeyhi idi. Ona uzun yıllar murşitlik yaptıktan sonra onun halifesi olarak şeyhliği o devam ettirmiştir.

   

    İbrahim Hakkı Efendi’nin dünyaca ünlü Marifetname adlı kitabı ile Divan-ı İlahiyat adlı kitabı en önemli eserleri arasındadır. Ayrıca 35 kitabı daha olduğu rivayet edilmektedir. Çeşitli kaynaklarda kendisinin çok güzel çenk çaldığı belirtilmekte olup ayrıca Marifetnamesi’nin satır aralarında da çenk çaldığından bahsedilmektedir.

 

   

 

     İbrahim Hakkı Efendi, Marifetnamesi’nde müziği şöyle anlatır: “Musiki, vicdanın tercümanıdır. Kalpte ve gönülde gizli sırları yalnız o açar. Yazılmayan söylenmeyen birçok tesseür, tellümler hep onun diliyle konuşur, onun sesi ile gönüllere iner. Bu ezeli teganni feleklerin cünbüşünden geliyor”.

    

     İbrahim Hakkı Efendi, musikiyi sesleri, perdeleri ve nağmeleri ayırarak felek dediği 24 kısma ayırmış ve buna fenni müzik demiştir. O da diğer eski Türk- İslam âlimleri gibi müzik makamlarının birçok derde ve maraz hastalıklara şifa olduğu gibi ruhsal bozukluklara da musiki yoluyla deva olunacağını söylemiştir. Bunu yazısında şöyle ifade etmiştir:[45]

 

“Musiki Hikmete dair fendir,

Bilene, bilmeyene rûşendir.

Nice esrârı var idrâk idecek,

Yer gelür, sineleri çâk idecek

İ’tibarâtü tekâsimu füsül,

Perde-vu savt-u âmel

Kâr-u nakş-u sub-u kavl-u gazel

Her bir manzara nafid’dir.

Zıddını her birisi dafi’dir.

Zir-u belâsı neva’dır. Emmâ

Dair olur mu nevasız, dünya!

Verir insana hayat-ı taze

Nağme-i bübül-i hoş âvaze

Hah- nâhâh ider insane eser.

Ger hakikatle olursan sâmi’

Olmaz evkat-ı hayatın zayi.”

 

Dediği gibi bir başka ilahi namesinde de şöyle der:

“Aşk ehlinin şehadetidir ilm-i musiki,

Çün müminem, şehadet-i iymna-ı isterem.

Aşk-ın cem-i aksidir insanda hüsnüan

Didar-ı aşk’ı görmeye hubânı isterem.”

 

Yine bir başka ilahisinde Mevlanı aşkıyla şöyle der:

“Dinle candan kim ne söyler Ceng-u Ud.

“Ente Rabbi’ ente hasbi, ya vedud

Kalbi donmuşlara yok zevk-ı semâ

Yoksa âlem dopdoludur. Bu surûd

Mutrib-i aşk’ın deminden dem-be-dem

Raks’a gelmiş cümle zerrat-ı vücûd

Pes hakikat, aşık-u maşuk odur,

Bildi Hakkı, perdedir, çeşmi hudûd”

 

“Ey Allahım, ruhumu musiki nağmelerinin

Aktığı kutsanmış o yere götür.

Gizemli ufkunun üzerine çık,

Ey cesur ruh, yukarıdan gelen musikiyi dinle”

 

GEVREKZADE  HASAN  EFENDİ:

     Sultan I. Abdülhamit ve III. Selim dönemlerinde hekimbaşılık yapan Gevrekzade Hasan Efendi,  çocuk psikiyatrisi alanında yazdığı eserle ünlüdür. Bu eserin adı Neticetü’l Fikriyye ve Tedbir-i Veladetü’l’dür. Bu eserini yazarken Farabi, İbni Siva ve Şuuri Hasan Efendi’den yararlanmıştır. Bu eserinde hangi makamların hangi hastalıklara iyi geleceğini, çocuk hastalıklarına ne gibi müzik uygulanacağını ve hangi makamların uygulanacağını ele alır.[46]
 

 SELÇUKLULAR VE OSMANLILAR DÖNEMİNDE MÜZİKLE TEDAVİ

 

     Müzikle tedaviden ya da müzik terapisinden önce Selçuklu ve Osmanlıların merkezi durumundaki Anadolu’da ve özellikle Osmanlılar Dönemi’nde Müzik konusunda, kısa bir bilgi vermek gerekmektedir.  

 

     Selçuklular döneminde Farabi’nin, İbni Sina’nın yazdığı eserlerin ve uygulamalarının hareket alanı olan yer olan Büyük Selçuklular’da onların müzik alanlarında izleri devam etmekte idi. Dünyanın ilk büyük medresesi olan, Nizamiye Medresesi bütün eğitimlerin verildiği yer idi. Buralarda daha çok dini müzik yaygındı. Bunun yanında Şam’da, 1154 yılında Selçuklu Türk atabeylerinden Nurettin Mahmut Zengi tarafından yapılan Nurettin Hastanesi’nde akıl hastalarının müzikle tedavi edildiği birçok kaynakta yer almaktadır. Hatta Evliya Çelebi bile, bu hastanenin akıl hastalarına müzikle tedavi edildiğinden bahsetmektedir.

 

     Ancak Selçuklular, askeri bir devletti. Bu nedenle diğer bütün Türk Devletleri’nde olduğu gibi, askerleri heyecanlandırmak,  memleket sevgisi aşılamak, savaş ruhu vermek için müzik en önemli araçlardan biri idi. Müzik için bugünkü bando sistemi vardı. Hatta Selçuklu hükümdarları sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarından önce beş kez, merkez dışındaki yerlerde yönetici ya da komutan olan Selçuklu hanedan üyeleri için ise sabah, öğle, akşam olmak üzere üç kez bando konser verirdi. Böylelikle yöneticiler ve onların yanındakilerle askerler, her an savaşa hazır bir ruha sahip olurlardı. Osmanlılardaki mehter takımı da bu uygulamanın devamıdır. Bunun devamı Cumhuriyetin ilk yıllarında belediyelerin ve askeriyenin kurduğu bando mızıka takımlarının önemli günlerde verdikleri konserlerdir. Günümüzde de mehter takımları çok yerde kurulmuş olup kahramanlık türkülerinin ön planda olduğu konserler halkın heyecanını en üst düzeyde tutar. Bu sistem Selçuklular zamanında Abbasilere de geçmiş ve Arap âlemi de mehterhane ve nöbet sistemi olarak bu uygulamayı devam ettirmiştir.

 

     Müzik, dünyanın her yerinde olduğu gibi öncelikle dini ve diğer müzik çeşitleri olarak temelde ikiye ayrılır. Osmanlıların teokrat ve dini bir devlet olduğu göze alınırsa dini müziğin yoğunluğu önem kazanır. İslamiyet’te dini müzik bu çalışmanın konuları arasında yer almakta olduğundan diğer müziklere kısa yer verilecektir. Ancak Osmanlıların büyük çoğunluğunu oluşturan Sünni mezhebinin dini liderlerine göre dinde raks ve dini müzik haramdır.

 

 

     Hatta daha da ileri gidilerek “dervişlerin ayağa kalkıp muhtelif vaziyetlerde sallanmaları, dönmeleri, ellerini çırpmaları, aşka gelip seslenmeleri bir çeşit dans ve oyun olarak düşünülür ve günah sayılır. Hatta şarkı söyler gibi ilahi okumak, def çalmak, tanbur, ney, ut, kanun ve zil gibi aletleri kullanmak kesinlikle uygun değildir. Müslümanlıkta böyle şeyler yoktur ve bunların hepsi bidâttır.”[47]

 

     Müzikle tedavi, aslında Osmanlı ruh hekimlerinden önce de uygulanan bir yöntem idi. Osmanlılar bu uygulamaları, Araplar ve Acemlerden (İran) öğrenmişlerdi. Fakat bilimsel çalışmaları ile ruh hekimliği alanında da, çağdaşlarına göre yüksek düzeye ulaşmış Osmanlı ruh hekimleri, hastalarına müzikle tedavi konusunda bir hayli ileri gitmiş ve müzikle tedavi, Osmanlılarda en parlak dönemini yaşamıştır. İbn-i Sina, Râzi, Farâbi gibi Türk bilginlerinin öncülüğünü yaptığı müzikle tedavi, günümüz modern tıbbına da ışık tutmaktadır.

 

     İbn-i Sina, Şam’daki Nurettin Hastanesi’nde, müzikle akıl hastalarının tedavisini uygularken, Sultan II. Bayezid, Edirne’de 1488’de Mimar Hayrettin’e inşa ettirdiği külliyenin Darüşşifa bölümünde hastaları müzikle tedavi ettiriyordu. Hekimbaşı Gevrekzade Hasan Efendi ise “Emraz’ı Ruhaniyeyi Negama-ı Musikiye” adlı eserinde, çocuk hastalıklarına iyi gelen makamlara yer vermişti. Örneğin Hicaz makamı, idrar hastalıklarına, buselik makamı ise baş ağrısı ve göz hastalıklarına kullanılıyordu.

 

     Selçuklu ve Osmanlı hekimlerinin ısrarla üzerinde durdukları; makam- mizaç, makam- vakit, makam astroloji ilişkilerinin, başta müzisyenler ve hekimler tarafından daha bilimsel yaklaşımlarla ve klinik deneylerle ele alınmasıyla, pek çok hastalığın tedavisinde yarar sağlanacağı umulmaktadır. Bu konu ile ilgili bilgiler İnsan Bilimleri Kongresinde tartışılmıştır.[48]

 

 

 

 

 

 

MÜZİĞİN RUHA VERDİĞİ RAHATLIĞIN GÜNCEL UYGULAMALARI

 

Ameliyathanede Müzik:

 

     Müzik asırlardır tıpta tedavi edici ve yatıştırıcı amaçla kullanılmıştır. Yakın zamanda ameliyathanelere de girmiş olan müziğin ameliyat sırasında hastalar ve doktorlar üzerindeki etkisi de son zamanların tartışılan konularından bir tanesidir. Cerrahlardan bazıları ameliyatları sırasında müzik dinlemenin yatıştırıcı veya motive edici etkisi olduğunu savunurken bir kısmı da ameliyathanede çalınan müziğin kendilerine fayda sağlamadığını belirtiyorlar. Ameliyatta çalınan müzik, sadece doktoru mu etkiliyor? Yapılan araştırmalar müziğin bazı ameliyatlarda hastanın kalp atış hızını ve kan basıncını düşürdüğünü kanıtlıyor. Ayrıca yapılan gözlemler müziğin lokal anestezi altında yapılacak ameliyatlarda anestezik ve sedatif ihtiyacını azalttığını göstermiştir. Peki, ameliyatta çalınacak müzik nasıl olmalı? Cerrahların çoğu, hafif ve sözsüz müzik tercih ederken, bazıları nasıl olursa olsun sevdikleri müziği dinlediklerini vurguluyorlar. Sonuç olarak hayatımızda önemli yeri olan müzik ameliyatlarda da kullanılıyor, tıbbın sanatla birleştiği bu noktada müziğin olumlu ve olumsuz etkileri İnsan Bilimleri Kongresinde tartışılmıştır.[49]

 

Neyden Tıbba Bir Tatlı Huzur:

    

     Müzik, insan yaşamının her döneminde var olmuş ve insan ruhu asırlar boyu müzikle yoğrulmuştur. İnsan ruhu ve bedeninde yarattığı etkiyle doğadaki ahenk ve ritmin bir parçası olan müzik, ilkel çağlardan günümüze kadar, farklı neden ve yöntemlerle, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılmıştır ve görülmüştür ki müzik tek başına tedavi edici değildir. Müzik, kendini müzik ile ifade edebilen hastaların tedavisinde bir araç olarak kullanılabilir. Farklı müzik türleri, insan davranışları ve psikolojisi üzerinde farklı etkiler yaratmaktadır. Bu etkinin oluşumundaki en büyük etken ise kullanılan müzik aletleri ve bunların sesleridir. Bu noktada ney enstrümanı, sakinleştirici özelliği ile daha çok geniş bir kitleye hitap etmektedir. Bu projedeki amacımız da ney sesinin insan psikolojisi ve davranışları üzerindeki etkilerini araştırmak ve elde ettiğimiz sonuçları İnsan Bilimleri Kongresinde tartışılmıştır.[50]

 

Ana Karnında Başlayan Sihirli Etki:

 

     Sesin biçim ve devinim kazanmış halidir müzik. Kişinin algısını, becerisini, haya gücünü geliştirir. Müziğin tarzı ne olursa olsun klasik müzik kadar olmasa da beynin hayal kurmasını, mutluluk hormonu salgılamasını sağlar. Peki, ne zamandır hayatımızı etkiler müzik? Anne karnından itibaren. Bebek daha doğmadan evvel, âdeta bir müzik aleti gibi çalışır ve çevredeki sesleri hem kayıt, hemde analiz eder. Fetüz kulağına gelen seslere, vücut hareketleri ve kalp atışında meydana gelen değişikliklerle cevap verir. Doğmadan ortama uyum sağlamayı öğrenir. Özellikle klasik müzik psikolojik, bilişsel ve bedensel gelişimlerinde bir çok olumlu etki oluşturur. Zeka ve beyin gelişimi, beslenmeden sonra ilk aylarda olumlu etkileyen birinci faktördür müzik. Bilinen en şifalı müzisyen Mozart olmakla beraber anne rahmine Beethoven’in beşinci senfonisinin, belirgin şekilde tanımlanabilir bir ses olarak geçtiği biliniyor. Bu konu ile ilgili bilgiler İnsan Bilimleri Kongresinde tartışılmıştır[51].

 

Darüşşifalar Ve Müzikle Tedavi:

 

     Darüşşifa, Türk ve İslam dünyasında pratiğe ve gözleme dayalı sağlık hizmetleri veren, hastaları tedavi eden sağlık ve eğitim kurumlarına verilen isimlerden birisidir. Tarihi süreç içerisinde baktığımızda Abbasiler döneminde gelişen hastaneler daha sonra hemen hemen her tarafta vakıf olarak ortaya çıktı. Selçuklular zamanında da gelişmesini devam ettiren bu hastanelerden Şam, Bağdat, Musul ve Mardin’de inşa edilenleri çok meşhurdur. Hastaneler, Selçuklular devrinin önemli sosyal müesseseleridir. Anadolu Selçukluları XIII.yy.dan itibaren hastane yapmaya başlamışlar ve bu sağlık kuruluşlarına Daru’ş-şifa, Daru’s-sıhha, bimaristan, maristan gibi isimler verişlerdir. Selçuklu hastaneleri başlangıçtan itibaren tıp öğrencilerine teori ve pratiği beraber gösteren tıp fakülteleri gibi çalışmışlardır.

 

     Osmanlılarda da çeşitli darüşşifalar açılmıştır. Evliya Çelebi, Sultan II. Bayezid Külliyesi’nin musiki ile tedavisi konusunu şu şekilde anlatmıştır: “Merhum ve mağfur Bayezid Veli Hazretleri Vakfiyesi’nde, hastalara deva, dertlere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve defi sava olmak üzere 10 adet hanende ve sazende gulam (genç erkek) tayin etmişti ki, üçü hanende, biri neyzen, biri kemancı, biri musikarcı, biri santurcu, biri çengi, biri çeng santurcu, biri udçu olup, haftada 3 kez gelerek hastalara ve delilere musiki faslı ederler. Allahın emriyle nicesi saz sesinden hoşlanır ve rahat ederler. Doğrusu musiki ilminde neva, rast, dügah, segah, çargâh, suzinak makamları onlara mahsustur. Ama zengule makamı ile buselik makamında rast karar kılsa insana hayat verir. Bütün saz ve makamlarda ruha gıda vardır.” Bu konu ile ilgili ayrıntılı bilgiler İnsan Bilimleri Kongresinde tartışılmıştır.[52]

 

     Sultan II. Bayezid Külliyesi Darüşşifası, şimdiki ismiyle Trakya Üniversitesi Edirne Sağlık Müzesi, yüzyıllar öncesinde ruh hastalarının su sesi ve müzik ile tedavi edildiği bir hayır kurumuydu.

 

MÜZİK İLE İLGİLİ SÖZLER

 

     Müziğin insan haytına bedenen ve ruhen yararları konusunda birçok ünlü kişi bir takım sözlerde bulunmuştur. Bunlardan bazıları aşağıdadır.

 

Pisagor: Musiki, birbirine benzemeyen seslerden meydana gelen bir konserdir.

J.J. Rouseau: Musiki, sesleri kulağa hoş gelecek bir şekilde tertip etme sanatıdır.

Beethoven: İnsanı, Allah’a en ziyade yaklaştıran şey bütün bilgilerin ve bütün felsefelerin fevkinde olan musikidir.

Eflatun: Musiki, ruhu terbiye eden yegane vasıtadır. Musiki Allah’ın lisanıdır.

Vacaresco: Muzik, halkın dili ve dünyanın timsalidir.

R. Wagner: Şiir ve resmin ifade edemediği şeyi musiki ifade eder.

L. A. De Müsset: Beni Allah’a inandıran musiki olmuştur.

K.M. Weber: Melodi, ,insanın ruhunun lisanıdır.

Goethe: Musiki olan evde, dedikodu ve gıybet olmaz.

M. Sadık Yiğitbaş: Musiki, duyulan güzel ve ahenkli bir sesin ruhlar üzerine yaptığı derin unutulmaz ve tatlı etkidir.

Neyzen Tevfik: Musiki, vicdani temennilerin hakikat karşısında ağlayarak yalvarışıdır.

 

 

MÜZİĞİN  ÖZÜRLÜ İNSANLARA KATKILARI

 

Edirne Darü’ş- Şifası:

 

     Osmanlılar döneminde II. Bayezid tarafından Edirne’de Tunca Nehri kenarında yaptırılan ve kendi adıyla anılan cami ve külliyesinde hamam, değirmen, Darü’ş - Şifa, misafirhane, medrese vardır. Buradaki Darü’ş - Şifa, Osmanlılardaki en önemli hastanelerden biridir. Bu hastanenin özelliği Osmanlılarda zekâ özürlüleri, delileri tedavi etmesiyle ünlüdür. “Bu binanın ana yapısı otuz metrelik çapı olan altıgen bir yapıdır. Kubbeli altı odası, sedirli beş odası vardır. Bu binanın kuzeydoğu kenarına bitişik revaklı bir avlu ile akıl hastalıkları bölümüne bağlanır. Yapı 1864 yılında onarım geçirmiştir. Burada akıl hastaları Türk musikisinin çeşitli makamlarıyla tedavi edilirdi[53] ”.

 

     XV. asrın sonlarına doğru yapılan bu hastane, Darüşşifa yanında Bimaristan olarak ta anılırdı. Evliya Çelebi, bu hastaneyi şöyle anlatır: “Bu hakir Evliya garip bir vey gördüm. Merhum ve Mağfur Bayazid-i Veli Hazretleri vakıfnamesinde hastalara deva, dertlere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def’i sevda olmak üzere 10 adet, biri neyzen, biri keman, biri muskar, biri santur, biri çengi, biri çenk santuri, biri ud olup haftada üç kere hastalara ve hassaten delilere (musiki faslı verilirdi. Nicesi avazı sazdan hoşhal olur, hakiki, ilmi musikide neva, rast, dügâh, segâh, çargâh, suzinak makamları anlara mahsustur. Ama zengüle ile makam puselik de rast karar kılsa âdeme hayat verir.

 

     Cümle saz ve makamlar da ruha gıdadır. ‘’Hazin nağmeleri dinleyen mecanın biperde ve biendazane seslerle ağaz ve feryat ederler. Şep ve ruzüç kere divanelere ve hastalara ve marizin derdine göre nefis taamlar verir. Allah’ın rahmeti vakfın üzerine olsun vesselam.”

 

     Başka bir bölümde Evliya Çelebi bu konuyla ilgili şöyle yazmaktadır: “Bazı hücrelerde evvel baharda, cünûn mevsiminde …sevdazâde uşşâkı…emr-i hâkim ile bu tımâristâne getirerek altın ve gümüş yaldızlı zincirler ile … kayd-ü bend idüp her biri arslan yatağında yatar gibi kükreyip yatarlar… . bâhusus bahar faslında divâneler zincir kırdıkları mahalde Edirne’nin cümle civânları, divâneleri seyre gelüp dururlar.”

 

     Her ne kadar halen malûm vakfiyelerinde ve diğer kaynaklarda husûsi bir kayda rastlanmıyorsa da gene Evliya Çelebi buradaki hastalara “musicothérapie yapıldığından bahsetmektedir. Belki de onun gördüğü kaynaklar halen kaybolmuştur. Müzik tedavisi hakkındaki söylentilerin yakın zamana kadar Edirne’de canlı olarak yaşadığını O. N. Peremeci, Edirne Tarihi kitabının 111. Sayfasında kaydetmektedir.[54] 

 

     Yine aynı kaynakta bu Darüşşifa’nın, 1876 Rus harbinden sonra metruk kaldığını fakat 1894 yılında yeniden açılarak delilere tahsis edildiğini ve Balkan Harbi’nde işgal dolayısıyla kapandıysa da işgalden sonra yeniden bakımının yapıldığını fakat yeniden açılmadığından harap durumda bulunduğunu belirtir.

 

 

 

 

MÜZİĞİN YARARLARI VE EĞİTİME KATKILARINA DAİR ÖNERİLER

 

     Müziğin insan sağlığı üzerindeki etkisi çok fazladır. İyi yapılan ve icra edilen, insan ruhunu okşayan, saran musiki eserlerinin, insan sağlığı üzerinde olumlu etkiler vardır.

 

     Konfüçyüs’e göre müzik; insanlar arası ilişkileri düzeltir, gözleri parlak, kulakları keskin kılar. Kanın hareketini teskin eder. Yine Konfüçyüs’e göre müzik; bir milletin müziğinin bozulmasıyla o milletin çok şeyinin bozulduğuna hükmetmek gerektiği kanaatindedir. Bu düşüncesiyle müzik ile ahlak ve milli kimlik arasındaki ilişkinin önemini vurgular.

 

     Müzik, hastalıkların tedavisinde hastaların psikolojik durumlarına etki etmek suretiyle onların daha kısa zamanda iyileşmesine katkı sağlar. Musiki, lezzetlerin en büyüklerinden olup, işiten ve dinleyenlerin kalplerine neşe ve sevinç verir. Dinleyenlerin organlarını titretir, nefsini dinlendirir, sinirlerini rahatlatır. Kederlerini unutturur, zihnini açar ve huyunu yumuşatır. Güzel ses, kanın damarlarda aktığı gibi, vucuda yayılır. Güzel sesle, kan berraklaşır, nefis gelişir, kalp dinlenir. Çünkü musiki; organları yormadan elde edilen bir lezzettir.[55]

 

     İnsanların kendi müziklerinden uzaklaşmaları, kendi kültürel değerlerinden ve müziğinden uzaklaşmaları,hayatı anlamsızlaştırmış, ruhsuzlaştırmış, monotonlaşmış vekeyifsizleştirmiştir. Bu durum birçok insani değerinin kaybolmasına neden olur. Dilin bozulması, toplumun düşünce yeteneğinde, duygu dünyasında iletişiminde, hoşgörü ve tevazu anlayışında ve müzikal başarısında bir gerileme ve çöküş başlatır. Bu nedenle dilin de geliştirilmesi müzik alanında gelişmeye katkı sağlar.

 

     Sözleri şiddet dolu, dinleyenleri şehvete yönelten, yüksek volümlü, bol gürültülü elektronik müziklerin yaygınlaşması, ruhen sağlam nesil yetişmesine katkı sağlamaz. “Musiki, beyin sinirlerinin faaliyetlerine tesir eder, acıyı hafifletir, koku, görme, his ve tat guddeleri ve tansiyon üzerinde büyük rolü vardır. Nabız atışını artırır veya azaltır, yorgunluğu giderir.”[56]

Kanun Virtüözü Göksel Baktagir:

     Müzik her şeyden önce evrenin en saf ve en güzel hakikati… Müzikle ruhlar şifa bulur, gönüller güzelleşir. Evrenin içinde var olduğumuz müzikle anlaşılır. Müzik gönüllerin evrendeki temasını anlatır; orada ruhlar özgürdür…

 

Eğitimde müziğin katkısını artıcı önlemlere ek olarak aşağıdaki öneriler de dikkate alınabilir:

Okul zillerinde Türk musiki ezgileri kaydedilebilir.

Önemli Türk bestekârları, müzisyenleri tanıtılabilir. Müziklerinden örnekler öğretilebilir. Okullarda müzik öğretmeni ve müzik ders saati artırılabilir.

Özellikle seçmeli derslerde Türk müziği konulu seçmeli dersler konulabilir ve tüm öğrencilerin eski Türk musikisi öğrenmesine katkı sağlanabilir.

 

MÜZİKLE TERAPİ’NİN YARARLARI

     Müzikle tedavinin yararları konusunda birçok çalışma vardır. Burada bunlardan birkaç tanesinin önemli bölümlerine yer verilmek suretiyle bu çalışmaların faydalarına değinmekte yarar olduğu düşünmekteyim.

     Otizm bugün tam anlamıyla, ömür boyu engellilik durumu olarak tanımlanmaktadır. Çocukluğun ilk üç yaş evresinde ortaya çıkan bu rahatsızlık, ülkemizde pek çok rehabilitasyon merkezi ve özel eğitim okullarında ele alınmakta ve bu tip rahatsızlığı olan kişilere yardımcı olmaktadır.

     Otistik çocuk başkalarına karşı ilgisizdir. Göz temasından kaçınır. Başkaları ile kendiliğinden iletişim kurmaz. İsteklerini bir yetişkinin ellerini kullanarak belirtir. Diğer çocuklarla oynamaz. Sürekli bir konu üzerinde konuşur. Sebepsiz şekilde ağlar, güler ve sebepsiz davranışlarda bulunur. Anlamsız sözleri üst üste tekrarlar. Nesneleri tutup sürekli döndürmekten hoşlanır. Değişikliklerden hoşlanmaz. Yaratıcılık gerektiren oyunları oynayamaz. Bazıları, yaratıcılık gerektirmeyen bazı işleri oldukça hızlı ve iyi yapar.

     Hiç şüphesiz müzik, otizm hastalığının vazgeçilmez unsurlarından bir tanesi olup yukarıda bahsedilen çoğu engelli duruma bir nebze sonuç üretebilir. Müzik evrensel olması ile çoğu terapiste, özel eğitim öğretmenine, hastasına yada öğrencisine yardım etmekte pek çok konuda yardım sağlar.

     Bunu şu şekilde açıklayabilirim, otistik çoğu çocuk, eğer hastalık düzeyi kötü ise ağlama krizlerine girmekte ve sakinleşme sorunu yaşamaktadır. Bu nöbetler ne yazık ki çoğu otistik çocuğun genel anlamda çoğunluğunu oluşturur. Fakat müzik bir nebze bile olsa otistik çocuklarda rahatlatma aktivitesi olarak kullanılmaktadır.

     Çocuk, müziği duyduğu anda kendi iç dünyasından biran için çıkıp dış dünyaya odaklanmaktadır, bu da otizmin başlıca bu özelliğinin azalmasına katkı sağlar. Artık çoğu rehabilitasyon kurumları, müzikle eğitime geçmiş bulunmaktadırlar… Bunun da bir nedeni çocukların konuşmak istemediği zamanlarda ( konuşabilecek düzeyde olanlar için) müzikle iletişin kurmalarının daha kolay olmasından kaynaklanmaktadır.

     Otizm hastalığı tek başına okul ile çözülecek de bir rahatsızlık değildir, otistik çocuk ailesinin bu konuda son derece bilinçli olması, dünyada ortaya çıkan son gelişmeleri takip edip, her tür yayını mümkün olduğunca takip etmeleri gerekmektedir. Müzik, otizm konusunda alternatif bir çözüm olabilir, fakat tabi ki tam anlamıyla yeterli değildir, otistik bir kişiyi tam olarak bir konuya motive etmekte iyi bir çözüm olmaz çünkü otizm kendi içine  dönük bir rahatsızlık olduğundan tek bir unsurla çözmek yararlı olmayabilir.

     Bunun için müzikle beraber pek çok öğretici unsur tedavide büyük önem taşımaktadır. Örneğin, otistik bir çocuğa adını soyadını bir melodi ile söyletmek normal kalıplaşmış sözcüklerle söyletmekten son derece daha kolay olacaktır. Otistik çocuklarda müzikle terapi, pek çok gelişim sürecine adım atmamızı çok hızlı olmasa da kolaylaştırabilecektir. Şunu da belirtmek gerekir ki, müzik terapisi yapılacak olan konumun sakin, rahat ve otistik çocuğa hitap etmesi önemli bir unsurdur. Çocuğun o odaya gelme süreci cazip hale getirilmeli ve oraya bağlayıcı belli unsurlar gerçekleştirilmelidir. Yani otistik çocuk oraya her gittiğinde mutlu olduğunu hatırlamalı ve hatta kendi müzik dinlemek ve icra etmek istediğini ifade etmelidir.

     İkinci unsur ise, her çocuğun otistik düzeyine göre müzikal yaklaşımlar gerçekleştirilmelidir. Örneğin, eğer çocuk ileri düzey bir otistik ise ona sakin müzikler dinletilmeli ve mümkün mertebe enstrümantal olması tercih edilmelidir. Otistik bireyin yaklaşımına göre de bireysel ya da grup çalışmaları terapiyi daha yararlı bir hale getirebilecektir. (http://www.bilgiharamileri.com/otistik-cocuklarda-muzik-terapinin-onemi)

     Müzik Öğretmeni Mustafa AKYÜZLÜER makalesinde, otistik çocuklar üzerinde müziğin yararlarını şöyle ifade eder: “Otistik çocukların müziğe karşı duyarlı ve dikkatli oldukları bilinir. Pek çok araştırma ve bilimsel kaynakta da belirtilen bu duruma göre, iletişim ve sosyal etkileşim eksiklerine rağmen otistik çocuklar müzikal uyaranlara daha dikkatlidirler. Otistik özellikleri olmayan çocuklar uyarıların müzikal ya da sözel olmasıyla çok ilgilenmezler, otistik çocuklar için ise, durum farklıdır. Onlar daha çok müzikal uyaranları tercih ederler.”

             

“Müziğin otistik çocuklar için motive edici olması bir otistik çocuğun müzikal etkinliklere başarılı bir şekilde katılması otistik çocuklarla müzikle eğitimin önemini artırmaktadır. Yapılan müzik eğitimi çalışmalarında otistik çocukların davranışlarının ve ilişkilerinin daha düzeldiği görülmüştür. Hareket uyumu ve beden algısı da artmaktadır, iletişim davranışları ve dil becerileri de gelişmektedir.”

 

‘’Müzikle eğitim sonucunda otistik çocuklarda da otistik olmayan çocuklarda da şu gelişmeler gözlenir.

 

1-      Sosyal becerilerin gelişmesi

2-     Dikkat süresinin artması

3-     Kaba ve ince motor becerilerin gelişmesi

4-     Beden farkındalığının gelişmesi

5-     Sözel ve sözel olmayan iletişimin gelişmesi

6-     Törensel ve rutin davranışlarının değişmesi

7-     Öfke davranışlarının ve hiperaktivitenin azalması

8-     Görme, dokunma, işitme duyularının gelişimi ve kontrolü”

 

( Mustafa AKYÜZLÜER, Müzikle Eğitim Aracılığıyla Otistik Çocuklardaİletişim Becerilerinin Geliştirilmesi http://www.bizimcocuk.org/makaleler.asp?ID=1)

 

Başka bir kaynakta da aynı konuda şu bilgilere ulaşılır:

     Müzik terapisi, kişinin sosyal, fiziksel, zihinsel gelişimine, duygusal ve sosyal etkileşimlerine, davranış bozukluklarının tedavisine ve diğer tedavi ve eğitim süreçlerine katkıda bulunan en tarafsız, direkt ulaşılabilen, keyifli bir uygulama yöntemidir.

     Otistik çocukların müziğe karşı çok duyarlı olmaları bu çocuklarda müzik terapinin daha etkili olacağını ve kullanılmasının gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Müzik terapisini pasif yöntemi olarak bilinen ancak en az aktif yöntemler kadar geçerli olan müzik dinleme uygulamalarında, çocuğun durumuna uygun seçilmiş müzik örnekleri ile (öfke, gerginlik, heyecan,  korku, hüzün ) bu duygularını sağaltıcı ve neşeli canlı duygularını destekleyici müzikler dinletilir.

Evliya Çelebi, hastanenin musiki ile tedavi konusunu da şu şekilde anlatmıştır:

" Merhum ve Mağfur Bayezid Veli Hazretleri Vakıfiyesinde,

     Hastalara deva, dertlere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve defi seva olmak üzere 10 adet hanende ve sazende gulam (genç erkek) tayin etmiş ki, üçü hanende, biri neyzen, biri kemancı, biri musikarcı, biri santurcu, biri çengi, biri çeng santurcu, biri udçu olup, haftada 3 kez gelerek hastalara ve delilere musiki faslı ederler.


     Doğrusu musiki ilminde neva, rast, dügah, segah, çargah, suzinak makamları onlara mahsustur. Ama zengule makamı ile buselik makamında rast karar kılsa insana hayat verir. Bütün saz ve makamlarda ruha gıda vardır.”
[57]

     Yazıda devamla Musiki ile tedavide de bilhassa neva, rast, dügah, segah, çargah, suzinak,  zengule, buselik makamlarının çok iyi netice verdiğinden ve haftanın iki günü hastaneye bağlı eczaneden her isteyene bedava ilaç dağıtıldığından bahsedilmektedir.

Müzik Terapinin Faydaları

GÖRME ÖZÜRLÜLER İÇİN MÜZİKLE TERAPİ

     Görme özürlü insanların bazı alanlarda normal insanlardan daha çok yetenekleri olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu yetenekler arasında hafıza, sesi unutmama, ezberin kuvvetli olması gibi. Bu insanlar, genelde hayattan hiç kopmazlar. Kendilerini hayatın bir parçası olarak görürler. Kaderde görmemek var diye bulanıma girip etkilenmezler, aksine daha çok gayret gösterip kendilerinin görmüyor diye zavallı olmadıklarını, diğer insanlar gibi duygu ve düşünceleri olan, onlar gibi yaşayabilen insanlar oldukları koymaya çalışırlar. Eğer şansları da yaver giderse ve kendileriyle ilgilenecek kimseler bulmuşlarsa onların destekleriyle yeteneklerini ortaya koymaya çalışırlar.

     Tarih görme özürlü insanların başarılarıyla doludur. Dünyanın en eski ve Yunanlıların ilk ozanlarından biri olan ve İlyada ve Odessea’yı yazdığı söylenen Homeros’un kör olduğu hakkında birçok kaynakta bilgi yer alır. Tarihte kör kralda vardır. (Hannover Kralı V. George, 1819-1878), Dünyaca tanına Amerikalı tarihçi William Hickling Prescott (1796-1859), Belçika’nın kurtuluş önderlerinden Alexander Rodenbach (1786-1869), ünlü İngiliz politikacı ve ekonomi profösörü Henry Fawcett (XIX. Yüzyıl), Amerikalı senatör Thomas P. Gore (1870- 1949 yılları arasında yaşamış olup Amerika’nın eski başkanı Bill Clinton’un yardımcısı Al Gore’nin dedesi), İngiliz sendikacı ve politikacılardan Davit Blunkett ( 1947- ?), Almanların ünlü filozofu Dr. Eugen Dühring (1833- 1921), Almanların Medeni Kanun’unu hazırlayan ve kitabını 1900 yılında yayınlayan Prof. Dr. Gottlieb Planck (1824- 1910), Ünlü Alman Edebiyatçı Wilhelm Meyer- Föster (1862- 1934), Alman Yahudi’si ünlü müzik adamı, yazar ve şairi Oskar Baum (1883- 1940), ünlü İsveçli mucit (traktörün ve gaz akümülatörünün mucidi) ve ilk Nobel ödülü alan kör ünvanlı Gustav Dalen (1869- 1937), Arjantinli ünlü şair, öykü ve deneme yazarı Jorge Luis Borges (1899- 1986), İspanyalı ünlü müzisyen Joaquin Rodrigo (1902- 1999), Türkmenistanlı ünlü şair Eduart Azadof (1923- ?), Ukraynalı “Ve Çeliğe Su Verildi” adlı ünlü romanın yazarı Nikolay Ostrovski (1901- 1936), İtalyan ünlü müzisyen Andre Bocelli (1952- ) gibi sayısız oranda görme özürlü siyasetçi, müzisyen, edebiyatçı, bilim adamı vardır. Bu sayıyı sınırsız olarak yükseltmekte mümkündür.

     Örneğin Yakup Peygamber, İshak Peygamber, sonradan kör olan iki peygamberdir. Eski Romalı devlet adamı Appius Cladius Caecus, eski Yunan düşünürü Democritos, Eski Çin uygarlığında Konfiçyüs’ün müzik hocası Şihnien, Arap Cahiliye Devrinin en önemli şairlerinden İbn-i Haşr Aus, En büyük Arap şairlerinden Ebu’l- Ata El- Maria (973- 1057), XII. Yüzyıl Türk şairi Edip Ahmet, Yunus Emre’nin hocası Taptuk Emre, eserlerini Türkçe yazan Erzurumlu Dârir (XIV. Yüzyıl), Osmanlı müderrisi ve İstanbul Kadısı Taşköprülüzade İsamüddin Ahmet Efendi (1495- 1561), Osmanlılarda büyük bestekâr Âmâ Kadri Çelebi (1650- ?), Hanende ve neyzen İbrahim Çelebi (17. Yüzyıl), “Bestenigâr Mevlevi Ayini” adlı eseri olan Âmâ Sadık Efendi (18. Yüzyıl), III. Selim dönemi Osmanlı şairi Enderunlu Fazıl (1756?- 1810), Cumhuriyet döneminin en büyük ozanı Âşık Veysel (1894- 1973), Türk Sanat Müziği bestecisi İsmail Hakkı Nebiloğlu (1893- 1965), ünlü edebiyatçı ve düşünür Cemil Meriç (1917- 1987), ünlü mevlithan Kani Karaca (1930- 2004) gibi bulundukları topluma katkı sağlayan ve artık efsaneleşmiş görme özürlüler vardır. Görme özürlülerin sosyal yaşantıları, bulundukları çevre ortamına göre değişkendir. Sosyalitesi zayıf olanların, kendilerini yalnız hissedenlerin, becerilerini bulmayı başaranların en büyük meşgaleleri buldukları yeteneklerini geliştirmek olmuştur. Yani müzik, görme özürlülerin en önemli terapilerinden biri olmuştur.

     Örneğin görme özürlü olan Âşık Veysel’e çocukluğunda ailesi sadece oyalansın diye verdiği saz onun en büyük terapisi olmuştur. Saz ile oyalanmış ve ve sonunda yeteneği sayesinde dünyanın çağımızın en büyük ozanlarından olmuştur. Onun gibi terapi için müzikle uğraşanlar arasında çok tanınmış, günümüze kadar ulaşmış her devirde ve her toplumda sayısız görme özürlü müzisyen vardır. Bunlar arasında dini müzik alanında Kani Karaca (1930- 2004), Udi ve bestekar Hırant Kenkulian (1901- 1979), Türk Sanat Müziği bestekarı İsmail Hakkı Nebiloğlu (1893- 1965), Bestekar Hüseyin Hüsnü Sonat (1875- ? ), Kanuni ve Kemençeçi Nazım Bey (1884- 1920), Türk Mutasavvıflarından Osman Kemal Efendi (Yaklaşık 1862- 1954) yakın zamanımızın Türk müzisyenleri sayılabilir. Günümüzde ise Metin Şentürk, Muammer Ketencioğlu, Hüdai Aksu, İsmail Akdeniz, Şah Turna, Konyalı mahalli sanatçı Ahmet Özdemir en önemli görme özürlü müzisyenlerimizdendir.

KLASİK MÜZİK VE MESNEVİ İLE ZİHİNSEL ENGELLİ TEDAVİSİ

     Zihinsel engellilerin topluma kazandırılması, toplum içerisinde yaşabilecek ortamın hazırlanmasıyla mümkündür. Bunun yollarından biri de müziktir. Zihinsel engelli kişi müzikle eğitilebilir ve tedavisi mümkün olabilir. Bu konuda Kayseri’deki özel bi eğitim merkezinde yapılan çalışmalar birçok habere konu olmuştur. Bu haber şöyledir[58]:

Zihinsel engelli çocuklar Mesnevi ve klasik müzikle rehabilite ediliyor:

     Zihinsel engelli çocukları sakinleştirmek için çok değişik yöntemler denendi, ancak Mesnevi-i Şerif okuyup, klasik musiki dinleterek tedavi yöntemi ilk kez deneniyor. Uzmanlar, eğitimin başarılı sonuçlar verdiğini belirtiyor.

 

     Kayseri'de özel bir eğitim merkezi, zihinsel engelli çocukları Mesnevi ve klasik müzikle rehabilite ediyor. Daha önce pop müzikle eğitim veren merkez, faydasını tesadüfen fark ettiği Mesnevi ve klasik müziği de eğitimlerinde kullanmaya başladı. Özellikle çocukların sakinleşmesi ve yapılması istenilenleri daha kolay kavrayabilmelerine imkân tanıyan Mesnevi okumaları ve klasik müzik dinletileri, eğitmenlerin de işini kolaylaştırıyor.

     Türkiye Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı'na (ZİÇEV) bağlı Özel Fatih Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi, Kayseri'de yaklaşık 10 yıldır faaliyet gösteriyor. Bu çocukların topluma kazandırılabilmesi için yoğun bir emek sarf edilmesi gerektiğine dikkat çeken merkez müdürü Mevlüde ÜNAL: "90 öğrencimiz var. Hasta çocukların birçoğu hiperaktif özellikler gösteriyor. Bunları sakinleştirmek ve eğitim verebilmek için eğitmenlerimiz çok yoruluyordu. Ancak Mevlana Yılı Kutlamaları'na hazırlanırken tesadüfen farkına vardığımız Mesnevi ve klasik müziğin etkisiyle çocuklar kendiliğinden sakinleşmeye ve istenilenleri yapmaya başladı".

     ÜNAL, Mesnevi ve klasik müziğin yanı sıra flüt, ney, keman, piyano, kuş ve su sesinden oluşan müzikleri de çocukların eğitimlerinde kullandıklarını ve çok olumlu sonuçlar aldıklarını açıkladı. Sözsüz müziklerin çocuklar üzerinde çok daha büyük bir etkiye sahip olduğuna dikkat çeken Ünal, müzik eğitimlerine başlamadan önce çocukların eğitimler sırasında sürekli olarak ayağa kalktığını veya birbirleriyle temas halinde olduklarını anlattı. Özellikle Mesnevi, flüt, ney gibi müzikleri kullanmaya başladıkları günden itibaren çocukların sakinleştiğini ve anlayıp kavrama becerilerinin arttığını aktaran Ünal, "Daha önce çocukların enerjilerini dışarı atıp yorularak sakinleşmeleri için pop müzik kullanıyorduk. Şimdilerde fizik tedavi, el becerileri, iş eğitimi, okuma ve yazma çalışmalarında Mesnevi ve klasik müzik kullanıyoruz. Özellikle fizik tedavi ve el becerileri, iş eğitimi derslerinde çocukların çok sakin olması gerekiyor. Bu sakinliği müzikle sağlıyoruz." açıklamasında bulundu. Zihinsel engelli birçok çocuğun tedavisinde geç kalındığına dikkat çeken Ünal, küçük yaşta eğitime alınan çocukların çok daha kolay ve kısa sürede topluma kazandırılabildiğini açıkladı.

     Eğitim uzmanı Mürüvvet SEVİL’de zihinsel ve psikolojik rahatsızlıkları olan kişilerde kullanılabilecek en iyi tedavi yöntemlerinden birinin müzik olduğunu söyledi. Klasik müzikle tasavvuf müziğinin vurgu ve tınılarının birbirine çok benzediğine dikkat çeken SEVİL, "Müzikli eğitimde tınılar rezonanslarla beyne titreşim gönderir; hipofiz, adrenalin ve noradrenalin salgılanmasını sağlar".

 RUH HASTALARININ TEDAVİSİNDE MÜZİĞİN KATKISI

      Tarih boyunca ruh hastaları, geri zekalılar ailelerine, çevrelerine ve ülkelerine yük olmuşlardır. Bunlardan kurtulmak için bazıları tedavi yoluna gitmiş bazıları yok etme yoluna gitmiştir. Ruh hastalarının hasta oldukları bile çoğu zaman kabul edilmemiş hatta Ortaçağ Avrupası’nda “içine şeytan girmiş”, “içine cin girmiş” şeklindeki hurafeler ile öldürülmelerine ateşte yakılmalarına kadar türlü eziyetler yapılmıştır.

      Eski Yunanistan’da akıl hastalarını bazı şehir devletleri yok etme yoluna girmişler ise de bazı şehir devletleri tedavi yoluna gitmişlerdir. Tedavi yoluna gidenler genelde banyolar, musiki ve beden hareketleri yoluyla ruh hastalarını tedavi yoluna gitmişlerdir. Ancak en önemli faktör musiki olmuş, bu konuda önemli adımlar atılmıştır. Yani Eski Yunanistan’da ruh hastalarının tedavi ve eğitim yolları su ile ve müzik ile tedavi edilmiştir. O bakımdan su ve musikinin özürlü insanların eğitimi alanında çok büyük rolü vardır. Bu sistem daha sonraki medeniyetlerde gelişerek ve üzerlerine ek yapılarak çevrenin şartlarına entegre edilerek günümüze kadar ulaşmıştır. Bu konu ile ilgili olarak özellikle İslam ve Türk uygarlıklarında çağdaşı Avrupa uygarlıklarından çok daha ileride olmak kaydıyla faaliyetler, hastaneler yapılmış, Türk bilim adamlarının yazılı uygulamaları günümüze kadar ulaşmıştır. Bu konu ayrıntılarını müzikle ve su ile öğrenme ve tedavi ile ilgili konularımız arasında incelemek mümkündür.


DİPNOTLAR:

[1] Işık Atakan, Geçmişten Günümüzde Trabzon’da Musiki, İstanbul, 2010, s. 14

[2] Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ile Tedavi, İstanbul, 1972, s. 12

[3] Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ile Tedavi, İstanbul, 1972, s. 13

[4] Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ile Tedavi, İstanbul, 1972, s. 13’te Rauf Yekta, Şark Musikisi Tarihi adlı kitap kaynak gösterilmektedir.

[5]  Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ile Tedavi, İstanbul, 1972, s. 17

[6] Bir kaynakta “Azerbaycan Gobustan kayalıklarında bulunan resim yazısı dönemime ait kalıntılardaki bazı motiflerin Zelencük-Krayda Hazar kaya mezarları, Teşikle mevkii kaya mezarları ve Kazakistan Kara Sıg (Ullu Kem’in bir kolu) Kurgan Sintaşındaki kaya resimleriyle aynı olması bu yazıtların yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.” Şeklindeki ifadeden bu tür resim yazılarının Orta Asya Türkleri’nin yaşadığı yerlerde olabileceğini ifade eder. Kaynak: http://www.turkforum.net/421484-gokturk-yazisi-dogu-avrupa-kuzey-kafkasyadaki-ornekleri-yeni-buluntular.html

[7]Bu kaynak TÜRK MUSİKÎSİNİ ARAŞTIRMA VE TANITMA GRUBU’nun http://www.tumata.com/ icerik.aspx?pageName=tr_muzikterapi.html adlı internet site sayfasından alınmıştır.

[8] A.J. Racy, Arap Dünyasında Müzik Tarab Kültürü ve Sanatı, Çev. Serdar Aygün, İstanbul, 2007, s. 26

[9] http://www.tumata.com/icerik.aspx?pageName=tr_muzikterapi.html

[10] Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ile Tedavi, s. 21

[11] H. Zeki Büyükyıldız, Türk Halk Müziği –Ulusal Türk Müziği- İstanbul, 2009, s. 124

[12] Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ve Tedavi, İstanbul, 1972, s. 15’te Hürriyet Gazetesi Sanat Bölümü dipnotuyla

[13]Mehmet Emin Demirci, Homeros’tan Aşık Veysel’e Tarihte ve Toplum Yaşamında Körler, İstanbul, 2005, s. 128

[14]Colette Estin, Helene Laporte, Yunan ve Roma Mitolojisi” Ankara, Tubitak, Ocak 2007, s. 86

[15] Dr. Fazıl Aslan, “Müzik ve Sağlık” Somuncu Baba Dergisi, Sayı 75, Ocak, 2007, Kültür Bölümü, s. 59-63

[16] Aristo, Politika, Türkçesi: Ersin Uysal, İstanbul, 2007, s. 103-104

[17]Aristo, Politika, Türkçesi: Ersin Uysal, İstanbul, 2007, s. 257-258

[18] Aristo, Politika, Türkçesi: Ersin Uysal, İstanbul, 2007, s. 264- 267

[19] Aristo, Politika, Türkçesi: Ersin Uysal, İstanbul, 2007, s. 268-269

[20] Aristo, Politika, Türkçesi: Ersin Uysal, İstanbul, 2007, s. 271-272

[21] Aristo, Politika, Türkçesi: Ersin Uysal, İstanbul, 2007, s. 273

[22] Aristo, Politika, Türkçesi: Ersin Uysal, İstanbul, 2007, s. 273

[23]M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ile Tedavi, İstanbul, 1972, s. 14

[24] Kur’anı Kerim, Enbiya Suresi 79. Ayet, Saât suresi 17-26. Ayet ve Kehf suresi 19. Ayet

[25] Haşim Albayrak, Oflu Hoca Kavramını Oluşturan Din Adamları, İstanbul, 2008, s. 278

[26] Reşat Ekrem Koçu, Tarih Mecmuası, İstanbul, Aralık 1969, s. 28  

[27] Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ile Tedavi, İstanbul, 1972, s. 8

[28] Ayrıntılı bilgi için bakınız: Fehmi Akgün, Yıllar Boyunca Tango, İstanbul, 1993, s. 43

[29]Işık Atakan, Geçmişten Günümüzde Trabzon’da Musiki, İstanbul, 2010, s. 21

[30]Dt. M. Sadık Yiğitbaş, İstanbul, 1972, s. 26

[31] Cinuçen Tanrıkorur, Osmanlı Dönemi Mûsikisi, İstanbul, 2005, s. 108

[32] Ayrıntılı bilgi için bakınız: Işık Atakan, Geçmişten Günümüzde Trabzon’da Musiki, İstanbul, 2010, s. 22

[33] Behlül DÜZENLİ, “İslam Açısından Müzik” Süleymaniye Vakfı Fıkıh Araştırmaları (29 Ekim 2009) adlı eserinde İmam Gazali’nin müzik anlayışı aşağıdaki gibi ifade etmektedir. S.337-340.

[34] Cinuçen Tanrıkorur, Osmanlı Dönemi Türk Mûsikisi, İstanbul, 2005, s. 108

[35] Bk. Nevbe Vurmak, Cemâleddin Server Revnakoğlu, Tarih Konuşuyor, C. 8, S. 49, Şubat 1968, s. 3553 dipnotuyla Cinuçen Tanrıkorur, Osmanlı Dönemi Türk Mûsikisi, İstanbul, 2005, s. 108

[36] http://www.mollacami.net/forum/index.php/topic,3460.0.html

[37] Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ile Tedavi, İstanbul, 1972, s.35 

[38] Adnan Çoban, Müzikte Terapi, İstanbul, 2005, s. 44 

[39] Sigrid Hunke, Allah’ın Güneşi Avrupa’nın üzerinde, Tercüme; Hayrullah Örs, s. 167 dipnotuyla Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ve Tedavi, İstanbul, 1972, s. 38

[40] Adnan Çoban, Müzikte Terapi, İstanbul, 2005, s. 47

[41] Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ve Tedavi, İstanbul, 1972, s. 39

[42] Cinuçen Tanrıkorur, Osmanlı Dönemi Türk Mûsikisi, İstanbul, 2005, s. 108

[43] Cinuçen Tanrıkorur, Osmanlı Dönemi Türk Mûsikisi, İstanbul, 2005, s. 107

[44] http://www.hanimlar.com/index.php?oku=1796 adlı site sayfasından, Musa Özyürek tarafından “Zihinsel engelli çocuklar Mesnevi ve klasik müzikle rehabilite ediliyor” adlı yazıdan alınmıştır.

[45] Sandalen mit Wuifing von Rohr, Einklang Heilen mit Musik, Münih, 1995, s. 13-16, Çev: Müzik İle Tedavi, Çev. Yrd. Doç. Dr. Ruhi Kalender, s. 270 vd

[46] Ayrıntılı bilgi: Adnan Çoban, Müzikte Terapi, İstanbul, 2005, s. 49

[47] Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul, 2004,  s. 76

[48] Ahmet Akçay, Aslı Alkan, Nede Destina İbrahim, Serdar Baraklı, Bu konu ile ilgili tebliğ sunmuş olup ilgili kaynak  V: TIPTA İnsan Bilimleri Kongresi Özet Kitabı, 2008, s.19.’da bulunmaktadır.

[49] Ece Ağtaş, Muhammet Safa Yiğit, Seda Yolgiden, Sinem Akkasar, V: TIPTA İnsan Bilimleri Kongresi Özet Kitabı, 2008, s. 20-21.

[50] Özge Zorlu, Eralp Türk, Ahmet Sefa Yeter, Gökçe Sultan Tüzün, V: TIPTA İnsan Bilimleri Kongresi Özet Kitabı, 2008, s.22.

[51] Fatma Bal, Mustafa Balcı, Mustafa Bala, Merve Bakalı, V: TIPTA İnsan Bilimleri Kongresi Özet Kitabı, 2008, s.26

[52] Özge Cindemir, Fatma Çağlayan, Ayşenur Çakıcı, V: TIPTA İnsan Bilimleri Kongresi Özet Kitabı, 2008, s.26.

[53] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, İstanbul, 1985, Milliyet Yayınları, s. 111

[54] Prof. Dr. Bedi N. Şehsuvaroğlu, Edirne II. Bayezıd Dârüşşifası, Türkler Ansiklopedisi, s. 512

[55]( Yard. Doç. Dr. Ruhi Kalender, Mûsikî ve İnsan, A.Ü.İ.F.D. c. XXXIII ayrı basım. A.Ü. Basımevi, Ankara, 1998, s. 263)

[56] Dt. M. Sadık Yiğitbaş, Musiki ile Tedavi, İstanbul, 1972, s. 351

[57] İ. Erol Kozak, Bir Sosyal Siyaset Müessesesi Olarak Vakıf, İstanbul 1985.
(http://www.yamanozelegitim.com/site/makaleler/muzik-terapisi.html)

[58] http://www.porttakal.com/haber-zihinsel-engelli-cocuklar-mesnevi-ve-klasik-muzikle-rehabilite-ediliyor-59714.htm ayrıca aynı konu başlığı birçok haber sitesinde de haber olarak yer almaktadır.

 

ANA SAYFA
WWW.HAYRAT.NET